Türk Eğitim Sen'in Yetki Fetişizmi

Kamu Çalışanlarının örgütlü olduğu sendikaların üye sayıları her yıl 15 Mayıs tarihi esas alınarak belirleniyor. Herhangi bir iş kolunda en çok üyeye sahip olan sendika ve bütün iş kollarında en çok üyeye sahip olan konfederasyon belirleniyor ve hükümetle "toplu sözleşme" masasına oturmaya hak kazanacak olanlar belirlenmiş oluyor. Süreç önce ilçe ve illerde yapılan sayımlarla başlıyor ve tutanakların birleştirilmesiyle "yetkili" sendikalar ve konfederasyon belirlenmiş oluyor.

Buraya kadar her şey normal... Ancak sürecin ilgi çekici boyutunun iki önemli özelliği var.

Birincisi "yetkili" olmanın önemi ve ikincisi "toplu sözleşme" imzalanması...

Yetkili Sendika Olmak ve Toplu Sözleşme Süreci

İkincisinden başlayalım. 12 Eylül 2010 referandumu sırasında değişen maddelerde biriydi "toplu sözleşme"... Eski adı "toplu görüşme" olan ve hükümet ile yetkili sendikaların bir araya gelerek kamu emekçilerinin çalışma koşullarını, özlük haklarını ve ekonomik durumlarının görüşülmesini içeren süreç referandumda değiştirildi. Değiştirildi ama bu değişikliğin niteliksel bir durum olduğunu ifade etmek mümkün görünmüyor. Çünkü "sözleşme" kavramı karşılıklı anlaşılan bir metni ifade ederken işleyişin bu şekilde olmadığını biliyoruz.

Kaldı ki, önce yapılan görüşmelerde anlaşma sağlanamaması durumunda, maddeler on bir kişiden oluşan bir "hakem heyetine" havale ediliyor. Hakem heyetinin altı kişisini belirleme yetkisi ise hükümetin inisiyatifinde. Görüşme sırasında hükümetle anlaşamayan sendikaların, on bir kişiden altısını hükümetin belirlediği hakem heyetiyle anlaşabilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Doğal olarak referandumda değiştirilen bu maddelerin şekli bir değişiklik getirdiğini geride bıraktığımız dönem ispatlamış oldu. İşin dikkat çekici bir başka özelliği "yetmez ama evetçilerin" durumuydu: Yetmez ama evetçiler, toplu sözleşme maddesini referanduma evet demek için gerekçe gösteriyorlardı...

Burada, toplu görüşme ve sözleşme sürecinden daha önemli olanı "yetkili sendika" olmakla ilgili... Yetkili sendika, hükümetle pazarlık masasına oturma yetkisine sahip olan sendikalar için geçerli bir kavram. Bu kavram ülke düzeyinden hiyerarşik bir zincir olarak aşağıya kadar indiğinde de geçerli: Örneğin bir ilde yetkili sendika olmak, ilçede olmak ve hatta bir iş yerinde yetkili sendika olmak, en çok üyeye sahip olmakla ilişkili bir kavram. Toplu görüşme ya da sözleşme masasına oturabilmek için demek ki bir sendikanın en önemli hedefini gerçekleştirebilmesinin yolu, o iş kolunda en çok üyeye sahip olmasından geçmektedir. Ya da işleyişin böyle bir dayatması söz konusu.

Sendikalar, üyelerinin hak ve menfaatlerini koruyup geliştiren dayanışma örgütleri olduğuna göre, işverenle ilişkilerde "yetkili" olmak, en azından kağıt üzerinde, son derece önemlidir. Yetkili sendika olma idealini korumak, çalışanların sınıfsal çıkarlarını geliştirmek açısından vazgeçilmez olarak kabul edilmelidir. Bir sendikanın olmazsa olmaz ideallerinden birini bunun oluşturduğuna kuşku yok, ancak...

Ancak işin uygulamasına geçildiğinde yetkili sendika olmanın idealize edildiği gibi işlemediğine, hükümetle yapılan pazarlığın hak kazanımlarına değil sendikal konumları güçlendirmeye yaradığına defalarca şahit olduk. Özellikle Memur Sen Konfederasyonunun yetkili olduğu dönemlerde kamu emekçilerinin çıkarlarına değil, işverenin çıkarlarına hizmet eden antlaşmalara imza attığını metinler kanıtlıyor. Memur-Sen'in yandaşlık ilişkisinin bu durumu açıklamak için tek başına yeterli olmadığına inansak da Cumhuriyetle hesaplaşmak isteyen anlayışların ittifak kurmaları çok da şaşırtıcı gelmiyor.

Yine de Türk Eğitim-Sen'in bağlı olduğu Türkiye Kamu-Sen Konfederasyonunun ileri sürdüğü ilkeler ve gerekçeler ile ortaya koyduğu sendikal pratik arasındaki çelişkiler kendisini dayatıyor.  Bahsi geçen Konfederasyon yetkili olduğu dönemlerde Memur-Sen'den farklı olmayan metinlerin altına imza atmıştı. Hükümeti yani kamu çalışanlarının işverenini masada hiç sıkıştırmayan ve komik zam artışlarına imza atan konfederasyonun tavrı yetkiyi kaybettikten sonra değişmeye başlamıştı. Hükümete diklenen açıklamalar, yetkiyi kaybetme sürecine girdikten sonra hissedildi. Bu diklenme ve karşı duruşu, hükümetin özellikle yönetici atamalarındaki tutumunun hızlandırdığını biliyoruz.

İşin dikkat çekici yanı, hükümete karşı bu diklenen durumun, yalnızca sendikal alanda değil ideolojik alanda da gerçekleşmiş olmasıdır. Yalnız, bu yazının da konusunu oluşturan önemli konulardan biri olan bu ideolojik diklenmenin özde değil görünüşte olduğuna değinmek gerekiyor. Çünkü aşağıda örneklerini vereceğimiz sendikal ve eğitsel tutumlar, bu diklenmenin hiç de ideolojik olmadığını gözler önüne serecektir.

Vereceğimiz örneklerden önce şunu belirtmemiz gerekiyor; Eğitim-Sen Cumhuriyet ve Atatürk konusunda alanı boşaltıp hatta bu kavramlara saldırınca, Türk Eğitim Sen (TES) "milli" bir görüntü vererek sendikal olarak ivme kazanmıştı. Kuşkusuz TES'in böyle bir ivme kazanmasında  1999-2002 yılları arasında MHP'nin koalisyon ortağı olarak iktidarda bulunmasının da katkısı vardır. Bir başka deyişle, hem Eğitim-Sen ve hem de MHP'nin iktidarda olması TES için uygun bir takım koşulları olgunlaştırmıştır. TES bürokratik bir örgütlenmenin de itelemesiyle eğitim çalışanlarının yetkili sendikası oluvermiştir.

Öyleyse tarihe not düşmek açısından belirtelim; bürokratik bir yardımla yetkili sendika olanların, yine bir takım iktidar ve güç ilişkileriyle yetkili sendika olan EBS'yi eleştirmesi çok da yerinde bir eleştiri gibi görünmüyor.

Geçmişten 3 Örnek

TES her ne kadar Atatürkçü bir görüntü altında sendikal tutumunu tarif etmeye kalksa da, laik ve bilimsel eğitime karşı ve kamuoyunda 4+4+4 olarak bilinen 12 Yıllık Kesintili ve Zorunlu Eğitim sistemine "taraf" tutumuyla boy gösterdi. 4'lük sistemin yarattığı deformasyonun karşısında şekli olarak duran sendika, uygulamalarını kimi zaman açıktan, kimi zaman el altından ve kimi zaman da sessiz kalarak destekledi.

TES Genel Mevzuat ve Toplu Görüşme Sekreteri M. Yaşar ŞAHİNDOĞAN, 16 Ağustos 2012 tarihinde yayınlanan makalesinde 4'lük sisteme bakışını bakın nasıl kaleme alıyor:

"Eğitim sisteminin kesintili şekilde düzenlenmesi ve bu kesintili sistem içerisinde imam-hatip okullarının da mutlaka yer alması konusunda Türk Eğitim Sen olarak bizim de destek verdiğimiz, ancak Türkiye gerçeklerine daha uygun bir model olarak 1+5+3+4 olmak üzere 13 yıllık kesintili ama zorunlu olmasını istediğimiz sistem yerine, tüm çaba ve ısrarlarımıza rağmen 4+4+4 kesintili ve zorunlu 12 yıllık sistem getirildi..."[1]

Görüldüğü üzere, sendikanın en yetkili isimleri sisteme içerik açısından bir eleştiri getirmemekle birlikte şekli bir değerlendirmede bulunmaktadır. İmam Hatipleri desteklediklerini ama sistemin 4'lük bölümler yerine 1+5+3+4 şeklinde yapılandırmasını savunuyorlar. Yazının geri kalan kısmında 4'lük bölümlere ayrılmanın bazı branşlarda yaşatacağı sıkıntıya da işaret edilmektedir.

TES'in İmam Hatiplerle ilgili tavrı bununla da bitmemektedir. 4'lük sistemin ilanından sonra İmam Hatip Lise ve Ortaokulları hesapsızca açılmaya başlanmış ve açılan bu okullara da öğrencilerin yönlendirilmesi için olabildiğince kampanya düzenlenmişti. Müftülüklerde ve camilerde dağıtılan İmam Hatip Okulları kayıt formlarına, yayınlanan ilanlar da eklenmişti. Hatta bazı milli eğitim müdürlükleri "ücretsiz ulaşım ve yemek" gibi afişler bastırarak bu kampanyaya açıkça katılmıştı. Bazı üniversitelerin İlahiyat Fakültesine öğrenci çekebilmek için harçlarda indirim yapması ve burs dağıtması da bu işin cabası...

Belirtilen tarihlerde TES'in de kampanyaya katıldığını görüyoruz. Akit gazetesinde yer alan bir haberde "Çorum'da otuz dört sivil toplum kuruluşunun bir araya geldiği ve vatandaşlara çocuklarını İmam Hatip Ortaokullarına kayıt yaptırmaları konusunda çağrıda bulunduğu" yazıyordu. Haber bu otuz dört sivil toplum kuruluşunun içinde Ensar Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti ve Eğitim Bir Sen'i de saydıktan sonra Türk Eğitim Sen'in de çağrıcılar içerisinde bulunduğunu gösteriyor.[2]

Peki İmam Hatip Gerçeği Nedir?

İmam Hatip okullarının Siyasal İslam'ın arka bahçesi olarak işlev gördüğünü ve toplumu imam hatipli olanlar ve olmayanlar olarak ikiye bölmeye yaradığını artık biliyoruz. AKP iktidarının özellikle bu okullara tanıdığı ayrıcalık ve bu okullardan mezun olanları bürokrasinin kilit bölgelerine getirme gayretinin ardında iyi niyet yattığını söylemek mümkün değildir.

Kaldı ki İmam Hatip okulları, yalnızca imam ve hatip yetiştirme işlevi görmemekte bir ideolojik kuşatmanın alt yapısını hazırlamaktadır. Özellikle müfredat, fıkıh-dini hukuk, belirgin biçimde modern hukukla çelişen dünya görüşünün içselleştirilmesine hizmet eden bir öğretiyi aşılamaktadır.

Bu aşılama sürecine karşı mı olacaksınız taraf mı olacaksınız, yakıcı sorgulama budur...

Okullarda Kılık Kıyafet Serbestliği!

12 Yıllık Kesintili ve Zorunlu Eğitim 30 Mart 2012 tarihinde kabul edildiğinde eğitim sistemimize yeni bir dayatma eklendi. Adı seçmeli olan bazı dersler öğrencilerimize öğretmen yokluğu nedeniyle zorunlu olarak dayatılmaya başlandı. Seçmeli derslerin haftalık ders çizelgesine getirdiği yük ve yetenek geliştirmekten olabildiğince uzak olması bir tarafa içerik ve biçim arasındaki çelişkinin yine karşımıza dikildiğine şahit olduk. Kur'an-ı Kerim, Siyer-i Nebi, Dini Bilgiler, Arapça gibi dersler genellikle öğrencilerin seçmek durumunda kaldıkları dersler haline geldi. O tarihlerde henüz Ortaokul ve Liselerde kız öğrencilerin başını örtmesi yasallaşmamışken TES Genel Başkanı İsmail Koncuk'un kılık kıyafet yönetmeliğiyle ilgili bir demecini gazetelerden okumuştuk. İsmail Koncuk Aydınlık gazetesine verdiği demeçte şunları ifade ediyordu:

"Başkanlığını yaptığım konfederasyon ve sendika kız öğrencilerin İmam Hatip, ortaokul ve liseleri ile çok programlı liselerin İmam Hatip programlarındaki tüm derslerde, ortaokul ve liselerde ise seçmeli Kuran-ı Kerim derslerinde başlarını örtebilmesini doğru bulmaktadır..."[3]

Oysa 4'lük Sistem Ne Getirmişti?

Türk Eğitim Sen'in 4+4+4'e yönelik bir eleştiri getirmediğini hatta içeriğini desteklediğini belirtmiştik. Peki 4'lük sistem ne getirmişti, kısaca tekrar hatırlayalım.

Sistem daha başında bir rövanş gözeterek dayatılmıştı: 28 Şubat 2012 tarihinde 5 AKP'li grup başkanvekili -5'i de İmam Hatip Mezunu ve 5'i de eğitimci değil- bir yasa değişikliği önerisini TMBB başkanlığına sundular. Değişiklik, eğitim sisteminde, Cumhuriyetin değerleri adına ne varsa hepsini kökünden söküp atmayı amaçlıyordu. Tasarı, ilginçtir, 18. Milli Eğitim Şurasında alınan tavsiye kararlarına referans vermekteydi...

Yürütülen en önemli polemiklerden biri 28 Şubat 1997 yılında MGK'da kabul edilen 8 Yıllık Kesintisiz Eğitim ile ilgiliydi. Zamanın MEBakanı Ömer Dinçer, 8 Yıllık Kesintisiz Eğitim'in hazırlıksız olarak dayatıldığını iddia ediyordu. Talihin garip bir cilvesi, Dinçer'in getirdiği 12 Yıllık Kesintili Zorunlu Eğitim'in müfredatı, eğitim-öğretim yılı başladıktan 3 hafta sonra hazırlanabilmişti...

Tartışılan bir diğer konu, eğitim sisteminin ideolojik yapısıydı. Yeni Anayasacıların etrafında toplandığı bir grup insan, "ideolojilerden arınmış bir anayasa" istiyordu. Bir bakıma güncel tartışmalara da denk düşen bu düzenleme "eğitim sistemi içindeki ideolojik söylemlerden arınmak gerektiğini" dile getiriyordu. Kuşkusuz bu tartışma "ideolojilerden arınmış bir ideolojik dayatmaydı."

Temel eğitim olarak kabul edilen ve 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitimi öngören sitem 4+4 olarak ikiye bölünüyor ve böylelikle orta okullar imam hatip olanlar ve olmayanlar olarak da ikiye ayrılıyordu. Bu ayrım, bir çok ilköğretim okulu binasının kapasitesi tam dolu olmamasına rağmen imam hatip ortaokulu olarak dönüştürülmesine de neden olacaktı. Öyle ki, bazı okullara kampanyalarla öğrenci aranırken bazı okulların kayıt yapılamadığı için kapanması söz konusu olmuştu.

Seçmeli dersler adı altında getirilen düzenleme ise tam bir inanç dayatmasına dönüşmüştü. Seçmeli dersler aslında "yetenek geliştirici ve bireyselliği gözetmesi" gerekirken siyasal iktidara oy ve seçmen devşirecek bir mekanizmanın aracı rolünü üstlenmişti. Seçmeli derslerin inanç ağırlıklı olmasının bir başka sonucu daha oluştu artık, yeni atanacak öğretmenler de belirli bir siyasi anlayışa hizmet eden kadrolardan  oluşacaktı.

İlkokul öğrencileriyle ortaokul örencilerini ayırmayı amaçlayan sistem, bina ve derslik yetersizliğine neden olduğu için, bazı okullarda ilkokul-ortaokul-lise öğrencilerinin aynı saatlerde aynı binada eğitim yapmasına neden olmuştu.

2010-2014 Eğitim-Öğretim Stratejik Planı, bu beş yıllık süre içerisinde bütün okullarda tekli eğitime geçmeyi amaçlarken, sonuç tam tersi olmuş, tekli eğitim yapan okulları da çiftli eğitim yapmak zorunda bırakmıştı.

Birinci sınıfa beş yaşında başlamanın anayasaya kadar eklenmesiyle özellikle ilk yıl yüzbinlerce öğrencinin harcandığı bir dönemin yaşanması kaçınılmaz olmuştu. Özellikle 2012-2013 Eğitim-Öğretim yılında beş yaşındaki öğrencilerle yedi yaşındaki öğrenciler (aralarında 24 ay fark olan) aynı sınıfta eğitim görmek durumunda bırakılmışlardı. Bu düzenlemeden ister istemez vazgeçilerek yapılan yanlış itiraf edilmişti.

İşin ilginç yanı, beş yaşındaki öğrencileri birinci sınıfa başlamak zorunda bırakan sistemin, okul öncesi eğitimi (anasınıfı eğitimi) zorunlu tutmamış olmasıydı.

Birinci sınıfa 5 yaşında öğrenci alınması ve seçmeli derslerin haftalık ders çizelgesine eklenmesi iki türlü bir eğitim yükü ortaya çıkartmıştı. Yüz binlerce fazla öğrencinin beklenmedik bir şekilde eğitim-öğretime başlaması yeni derslik ihtiyacına neden olmuştu. Ortaokullardaki günlük altı saatlik ders, yedi ders saatine çıkınca da ikili öğretim yapan okulların günde 14 saat ders yapması gibi sonuç ortaya çıktı. Doğal olarak sabah çok erken saatlerde okula gelmek zorunda kalan ve çok geç saatte okuldan çıkan küçük yaştaki çocuklar sağlıksız bir zaman planlamasına maruz bırakıldı.

Sistemin en çarpık dayatması da kız çocuklarının okullaşma oranının düşmesine neden olacak bir uygulamaya imza atmasıydı. Okula başlama yaşını beş yaşına çeken düzenleme böylelikle ortaokuldan mezun olma yaşını da 13 yaşa çekmişti. Ortaokuldan sonra örgün eğitime devam etmek istemeyenleri (özellikle kız çocuklarını) açık liseye yönlendirecek olan sistem, bir biçimiyle okullaşma oranını da bir takım istatistiki hilelere terketmişti. Yapılmak istenen açıkça "kız çocuklarını okula göndermek istemeyen muhafazakar ailelere" yol göstermekti.

Milli Eğitim Bakanlığı 6 Haziran 2012'de "12 Yıllık Kesintili Zorunlu Eğitim Sorular-Cevaplar" adında bir kitapçık yayınlayarak eleştirilere yanıt vermişti. Kitapçığın 29. sayfasında 50. soru "Karma Eğitim devam edecek mi?" diyordu. Yanıt olarak da "Kanundaki karma eğitimi düzenleyen maddelerde herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Uygulama şimdi olduğu gibi devam edecek, eğitimin türüne, imkan ve zorunluluklara göre bazı okullar yalnızca kız veya yalnızca erkek öğrencilere ayrılmaya devam edecektir." demektedir. [4]

Bugün ve özellikle 19. Milli Eğitim Şurası nedeniyle gündeme getirilen "Karma Eğitimde Zorunluluğun Ortadan Kaldırılması" tartışmalarına zemin hazırlayan bu sistem verilen yanıtta da belirtildiği gibi toplumu cinsiyetler temelinde örgütlemek için ciddi adımlar atmış bulunmaktadır.

Açık lise uygulamasının kaçınılmaz bir diğer sonucu da çocuk işçiliğinin artmasıdır. Ortaokulda maddi yetersizlikler nedeniyle örgün eğitimin dışına itilecek çocuklar açık lise kandırmacasıyla kapitalizmin vahşi çarklarına ucuz iş gücü olarak sürülmekte ve kayıt dışı ekonominin sömürüsüne alet edilmektedir. Tam da buna paralel olarak çıkartılan bir başka yasal düzenleme staj yapan öğrenciler için geçerlidir. MEB ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı arasında gerçekleştirilen protokol gereği eskiden, çalışan personelin 1/10'u kadar stajyer çalıştırabilecek olan işyerlerinde bu limit kaldırılmış ve istedikleri kadar stajyer çalıştırabilmelerine olanak tanınmıştır. Bir başka deyişle asgari ücretin yalnızca 2/3'üne işçi çalıştıracak olan kurumlar yasal bir emek sömürüsünden olabildiğince faydalanabilecek hale gelmişlerdir.

Bu düzenlemenin maddelerinden biri de Fatih projesiyle ilgilidir. Fatih Projesiyle ilgili ihaleleri "Kamu İhale Kanunu" denetiminin dışında bırakan anlayışın çarpıklığı yaşanan yolsuzluklarla tekrar tekrar gündeme gelmektedir. Teknoloji dağıtarak eğitimin kalitesinin yükseleceğini savlayanlara sınav sonuçlarındaki başarısızlık son derece gerçekçi yanıtlar ortaya koymaktadır.

4'lük sistemin yarattığı tahribat üzerine daha uzun değerlendirmeler yapmak mümkün. Ancak bu sistemin eğitimin niteliğini artırmaya yönelik hiçbir anlamlı düzenlemesi bulunmamaktadır. 12 Yıllık Kesintili Zorunlu Eğitim, ideolojik bir dayatma sonucunda gerçekleşmiş ve büyük acılar doğuracak bazı sonuçlara da gebedir.

Türk Eğitim Sen ve 4'lük sistem arasındaki ilişki tekrar belirtmek gerekir ki içerikle ilgili değil şekille ilgilidir. Doğal olarak TES'in bu sisteme karşı hiçbir anlamlı eleştirisi ve eylemi hayat bulmuş değildir.

4'lük sistem Cumhuriyetin eğitim değerlerini ortadan kaldırmaya azmetmişken ve eğitim sistemini ortaçağ karanlığına gömmeye and içmişken, Cumhuriyetten ve Atatürk'ten yana olduğunu söyleyen kurumların sessiz kalması dikkate değer bir durumdur.

Türk Eğitim Sen'in Yetki İddiası Doğru Mu?

15 Mayıs'ta gerçekleşecek olan sendika sayımlarına yönelik, kurumlar üye sayılarını artırmaya çalışıyorlar. Bu sayı artırma çabası üye yazmak için bir takım taktiklerin uygulanmasına sahne oluyor. Çoğu zaman üye yazmanın etik olmayan yönlerine de başvurulması kurumlar arasındaki rekabetin niteliğini düşüren sonuçlar ortaya  çıkartıyor.  

Hemen her yetki döneminde özellikle Türk Eğitim Sen yöneticilerinin Eğitim-iş üyelerine yönelik benzer söylemlerine maruz kalmanın olumsuz tepkilerini yaşamak durumunda kalıyoruz. TES yöneticileri, üyelerimize yönelik olarak "Yetki döneminde TES'e üye olmalarını, AKP'nin yandaş sendikası Eğitim Bir Sen'den yetkiyi aldıktan sonra tekrar Eğitim-iş'e dönebileceklerini" belirtiyorlar.

Yetki elindeyken sendikacılık adına hiçbir varlık ortaya koymayan sendikanın bu söylemi gerçekçi olmadığı gibi etik de değildir.

Kaldı ki buradaki diğer sorun TES'in yetkili olduğunda nasıl tutum takındığı kadar yetkiyi alıp alamayacağıyla da ilgilidir. Yetki tartışmasına açıklık getirmesi açısından ekleyelim: 2014 sayımlarında 4688'e bağlı TES'in üye sayısı 203.699, EBS'nin üye sayısı da 252.996'dır. Yandaş konfederasyonun üye sayısı açısından yetkiyi yakın zamanda elinden bırakmayacağı hatta sırtını iktidara yaslayarak artıracağı da görünmektedir. Bu anlamda "yetkiyi alalım, sonra kendi sendikanıza dönersiniz" ifadesi bir olasılığı ifade etmekten çok bir çarpıtmayı örgütlemeyi amaç edinmiş görünmektedir.

Eğitim-iş üyelerini Cumhuriyetçi kaygılarla transfer etmeye çalışmanın hiç de gerçekçi olmadığını yukarıda açıklamaya çalıştık. Ancak işin etik boyutu daha vahim gerçeklere işaret etmektedir: TES yöneticileri, Eğitim-iş üyelerini, yani Cumhuriyetin eğitim neferlerini bir "dolgu" malzemesi olarak görmektedir. Bu tavrıyla TES, eğitim emekçilerini sendikal politikalara değil bir yetki kandırmacasına çağırmaktadır: Mustafa Kemal'in öğretmenleri buna alet olmayacaktır!

Çocuklarımıza "şeytandan ve cinlerden" bahseden eğitim müfredatına karşı sesini çıkarmayan, kız çocuklarının açık lise uygulamasına yönlendirilerek örgün eğitimin dışına çıkartılmasına göz yuman, kız çocuklarını birer cinsel meta haline indirgeyen uygulamalara karşı çıkmayan, küçük yaştaki çocukların ucuz iş gücüne dönüştürülmesini onaylayan anlayışın Cumhuriyetin değerlerini savunmasına imkan olmadığı gibi bu değerleri savundukları da gerçekçi değildir.

Türk Eğitim Sen ve 19. Milli Eğitim Şurası

Türk Eğitim Sen öteden beri milliyetçi, mukaddesatçı, kimi zaman Osmanlıcı ve çoğu zaman da Türk-İslamcı tezleri savunan ve sahiplenen bir kurumsal kimliğe sahiptir. Bir başka deyişle, bazı kamu çalışanlarına kendisini tanıttığından son derece farklı bir ideolojik yapısı vardır.

Bu, dış dünyaya kendisini tanıtması ve içteki ideolojik tutumun yarattığı çelişki, somut politik bir gerçeklik karşısında hissedilir duruma gelmektedir. Görünüş ve içerik arasındaki çelişkinin en çok ortaya çıktığı yerler de Milli Eğitim Şuralarıdır.

19. Milli Eğitim Şurası bu anlamda belirleyici ve önemlidir. Niteliği gereği milli değil dini olan 19. Şura'da konuşulan konular ve alınan kararlar kamuoyunun da malumudur. Laik ve bilimsel eğitim iğdiş edilirken, gerici saldırılara karşı Şura'da karşı koyan tek sendika Eğitim-iş'ten başkası değildir.

Türk Eğitim Sen ise birinci sınıflara kadar indirilen zorunlu din derslerini onaylamış, içeriği ideolojik bilgilerle donatılmış değerler eğitimini kabul etmiş ve Osmanlıca'nın zorunlu ders olarak önerilmesine alkış tutmuştur. Bir başka deyişle siyasal iktidarın ve yandaş sendikanın tüm söylemlerini içselleştirmiş ve kabul etmiştir. TES'ten yazılı ve sözlü basına yansımış şuraya yönelik tek bir aykırı ses gelmiş değildir.

TES'in bilinen milliyetçi tutumuna rağmen bir çok şubesinin AB projeleri yapıyor olması da içerik ve şekil arasındaki çelişkiye bir başka örnek olarak kayıtlara geçirilmelidir. [5]

Eğitim-İş ve Yetki

Eğitim-iş sınıf mücadelesini öne çıkartan ve cumhuriyetin eğitim değerlerini içselleştirerek bunları savunmayı varlık nedeni olarak ifade eden bir sendikadır. Eğitim-iş'in varlığı ile  savunduğu ilkeler arasında bir neden sonuç ilişkisi vardır. Doğal olarak mücadelemiz demokratik ve meşru bir mücadeledir. Bu mücadele yalnızca bir yetki mücadelesi değildir. Eğitim-iş, siyasal iktidarın işçi sınıfına karşı düşmanca tavrına, eğitim politikalarındaki tahribata ve ülke bağımsızlığını ortadan kaldıran uygulamalarına muhalif sesini her geçen gün daha fazla yükselterek karşı çıkmaktadır.

Bu anlamda mücadelemiz bürokratik bir mücadele değil sınıfsal bir mücadeledir: Eğitim-iş'i bürokrasi değil sokaklar var etmiştir. Sendikal alanda yetki, mücadelenin tamamı değil yalnızca bir boyutudur. Yetki sürecine takılıp kalmak üyelerin hak ve menfaatleriyle ilgili mücadelenin yalnızca yetkiyle yapılabileceğini düşünmekten ileri gelmektedir. Oysa yetki, mücadelenin tamamı değil, yalnızca bir boyutudur. Hele hele bugünkü "sözde toplu sözleşme" sürecinde yetkinin yasal hiçbir yaptırımı yoktur.

Kamu emekçilerinin hak ve menfaatlerini korumak yetkiyle gerçekleştirilebilmiş olsaydı nöbet eyleminin önderliğini yapan Eğitim-iş'in yetkiye sahip bir sendika olması gerekirdi. Nöbet eylemine önce karşı çıkan ve hatta bakanlığa Eğitim-iş'i şikayet eden Eğitim-Sen ve nöbet eylemini doğru bulmadığına yönelik açıklamalar yapan Türk Eğitim Sen, mücadelemiz sonucunda, aldığımız kararın peşine takılmak durumunda kalmıştır. Bu mücadele yine Eğitim-iş'in önderliğinde mutlak bir kazanımla sonuçlanacaktır.

Eğitim-iş olarak tüm kamu çalışanlarını yetki fetişizmine karşı uyarıyor ve kendilerini bir dolgu malzemesi olarak kullandırmamaya davet ediyoruz. Mücadelenin adresi dün olduğu gibi bugün de Birleşik Kamu-iş Konfederasyonu ve Eğitim-iş Sendikasıdır.

Yaşasın Eğitim-iş

Yaşasın Birleşik Kamu-iş

Yaşasın gerçekten demokratik ve Tam Bağımsız Türkiye!

Önder YILMAZ

Eğitim-iş Genel Eğitim Sekreteri


[1] Makalenin tamamını aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:

http://www.turkegitimsen.org.tr/haber_goster.php?haber_id=14545

[2] 12.08.2012 tarihli Akit Gazetesi "4. Sınıfı Bitiren Kız ve Erkek Öğrenciler! İmam Hatip Orta Okulları Sizleri Bekliyor." isimli haber.

[3] 29.11.2012 tarihli Aydınlık Gazetesi. Koncuk, açıklamanın devamınde şöyle demektedir: "Son yaptığım açıklamada da 'Çocuklarını bu okullara gönderen velilerimizin de zaten bu yönde beklentisi vardı. Kur'an-ı Kerim'i okumanın bir adabı vardır. Başörtüsü de bunlardan biridir.' ifadelerini kullandım. Yönetmelikte karşı çıktığımız hususlar, kıyafet serbestliği sebebi ile öğrenciler arasında yaşanacak markalaşma yarışı, güvenlik zaafiyeti ve gelir dağılımı adaletsizliği dolayısıyla yaşanacak sorunlara yöneliktir."

Yaşanan polemiğin o günkü nedeni, zamanın M.E.Bakanı Ömer DİNÇER'in okullarda öğrenciler için kılık kıyafet serbestliği getiren bir uygulamaya yönelmiş olmasıdır. Ancak TES'in genel tavrını açıklaması açısından demeç ayrıca önem kazanmıştır.

[4] Kitapçığın geri kalan kısmına aşağıdaki linkten ulaşılabilir:

http://www.meb.gov.tr/duyurular/duyurular2012/12yil_soru_cevaplar.pdf

[5] Türk Eğitim Sen'in yaptığı AB projeleriyle ilgili bazı örnekler için aşağıdaki linklere bakılabilir:

http://www.samsuntes.org/haberler.aspx?id=2646

http://projesmat.weebly.com/proje-ekibi.html

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.