Osmanlı’da Yıldırım Bayezid döneminde başlayıp Tanzimat dönemine kadar devam eden bir meslek olan soytarılığın günlük anlamlarını hepimiz biliriz. Keyifsiz olan padişahı güldürmek için her numarayı yapan soytarıların padişahın her dediğini savunmak gibi bir görevleri de vardı. Maskara ve yaltak da soytarıyla eş anlamda kullanır.

Yardakçılık ise kötü işlerde birine yardımcı olma durumudur. Ülkede son yıllarda soytarı ve yardakçıların sayısının artmış olduğunu görüyoruz. İhale için takla atanlar, bürokratlık için davasından cayanlar,  hele bir müdürlük için sendikasını satanlar, kafanızı çevirdiğiniz her yerde karşınıza çıkar.

Eğer ülkede adaletsiz bir idareci ataması varsa insan olanın yapması gereken, doğru olanın egemen kılınması için mücadele etmektir. Ama çocuklarımızı emanet ettiğimiz eğitimcilerin bir kısmı adaleti hâkim kılmak için mücadele etmek yerine, kötülüğün sahiplerinin yardakçılığına soyunmuşlardır. Başta dedik, yardakçılık kötü işlerde birine yardımcı olma durumudur. Yani suç ortaklığıdır. Artık görevden alınan her idareci arkadaşımıza karşı işlenen suçun günahına ortak oldunuz. Bunu bilesiniz.

“Mecbur kaldım, başka çarem yoktu, ya bu işlerin düzeni böyle, bu dünyayı ben mi düzelteceğim” gibi sözlerin hiçbirisi ortak olduğunuz suçun günahını üzerinizden alamayacak. İnsan olmanın erdemi, elde etmek için kırk takla attığınız o koltuklara yayılmakta değil, akşam sofrada çocuğunuzun karşısına kimsenin hakkını yememiş olarak oturmakta yatıyor. İnsanlığın erdemi, yardakçılıkla elde edilen 8-10 metrekarelik odalarda tebrik çiçekleri içinde resimler çektirmekle değil, kul hakkı yemeden bitirilen bir günün sonunda yastığa huzur içerisinde başını koymakla anlaşılıyor.

Şüphesiz yardakçılık tanımının içerisine çevrimizde dost bildiklerimizin girdiğini görmek üzüntü verici bir durumdur. Ahlaki bir toplumda yüzüne bakılmayacak, düşkün sayılıp dışlanacak bu insanlara şimdi selam vermek, ellerini sıkmak zorunda kalıyoruz. Bu acı verici duruma soktukları her defa için hakkımı helal etmiyorum kendilerine.

Ağır oldu, canın acıdı değil mi, eski dost? Kalıp bizle birlikte mücadele etmeyi değil kendi gemini kurtarmayı seçtiğinde bil ki benim canım çok acımıştı. Sen kendi evinin yanı başındaki bir okulda çalışabilmek için davanı yüzüstü sokak ortasında terk ettiğinde benim canım çok acımıştı eski dost… Sen bunları yaparken ben, Anadolu’nun binlerce dağ köyünde boyun eğmeyen gencecik fidanların üşüyen çocukların ellerini tutarak okula gittiği resimlere bakıyorum. Sen normal değeri yüzüne tükürülmek olan birilerinin odalarına yaka ilikleyerek, kapıları çalarak girmeye başladığında canım çok acımıştı eski dost…

Senin canın biraz acıyacaksa, bu yazı amacına ulaşmış demektir. O yüzden bu gece daha huzurlu uyuyacağım.

                                                                                   Hikmet PALA

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.