Türkiye’de Din Eğitimi ve Eğitimin Dinselleştirilmesine Dair Birkaç Söz

İlahiyatçı yazar Cemil Kılıç sitemiz kamugundemi.com'a özel yazdı: Türkiye’de Din Eğitimi ve Eğitimin Dinselleştirilmesine Dair Birkaç Söz

Türkiye’de Din Eğitimi ve Eğitimin Dinselleştirilmesine Dair Birkaç Söz

İlahiyatçı yazar Cemil Kılıç sitemiz kamugundemi.com'a özel yazdı: Türkiye’de Din Eğitimi ve Eğitimin Dinselleştirilmesine Dair Birkaç Söz

30 Aralık 2016 Cuma 13:42
Türkiye’de Din Eğitimi ve Eğitimin Dinselleştirilmesine Dair Birkaç Söz


İlahiyatçı yazar Cemil Kılıç sitemiz kamugundemi.com'a özel yazdı: Türkiye’de Din Eğitimi ve Eğitimin Dinselleştirilmesine Dair Birkaç Söz

Türkiye’de Din Eğitimi ve Eğitimin Dinselleştirilmesine Dair Birkaç Söz

Giriş

Tarih boyunca her toplumda eğitim, bireysel, toplumsal, kültürel ve siyasal amaçların odak noktasında bulunmuştur. Çünkü yeni bir ideoloji veya görüşü yerleştirmenin en kolay ve en kalıcı yolu eğitimdir.

Eğitim, insanlığın binlerce yıldan beri oluşturduğu bilimsel, sanatsal, inançsal ve ahlaki birikimin bir önceki nesilden bir sonraki nesile aktarılması etkinliğidir. Bu aktarımda izlenecek yol ve yöntemler konusunda geliştirilen farklı yaklaşımlar mevcuttur. Eğitimin, din, inanç ve gelenek gibi subjektif ya da yerel değerler esas alınarak mı yapılacağı, yoksa bilimsel bilgi gibi pozitivist ve evrensel değerler üzerine mi tesis edileceği noktasında temel bir ayrışım vardır. İlkini önceleyen ülkelerin bilimde ve sanatta geri kalmış oldukları malumdur. İkinci anlayışın ise günümüz dünyasının en ileri ülkeleri tarafından uygulanmakta olduğu da ortadadır.

Öte yandan eğitime dair pek çok değişik tanım yapmak mümkündür. Buna göre, bir diğer tanımla eğitim, kişide istenilen yönde kalıcı davranış değişikliği meydana getiren olgudur. Eğitimin hammaddesi insandır. İnsan, doğumdan ölüme kadar onunla iç içedir. Kuşkusuz, kişide istenen kalıcı davranış nedir, sorusuna verilecek yanıt eğitimin içeriğini belirleyecektir.

Yaşamı bilimsel bilgi ile olgucu ve evrensel değerler çerçevesinde algılayan, tümüyle öznel olan inancı değil de nesnel bilgiyi esas alan ve hayatına bu şekilde yön veren bireylerin oluşturduğu modern bir toplum inşası için bilimsel ve laik eğitim koşuldur.

 Epistemolojik açıdan kanıtlanamaz bilgilerin, öznel kanı ve gnostik düşünüşlerle fideist bir tavrın egemen olduğu bir eğitsel etkinlik, ilerlemeci, çağdaş ve bilimsel değildir. Böylesi bir sürece dahil edilen bireylerin özgür düşünceli, yaratıcı ve sorgulayıcı kişiler haline gelmeleri de olanak dışıdır. Oysa modern eğitim, bireyi boş inançlardan, hurafelerden ve yozlaşmadan sıyırıp almayı ve bilimsel bilginin ışığıyla aydınlatmayı amaçlar. Eğitim, bu amaca ulaşabildiği ölçüde başarılıdır.

 Bu çalışmamızda Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze değin din eğitiminin, eğitim sistemimizdeki yerine ve genel anlamda eğitimin laik ve bilimsel eğitim anlayışından subjektif ve dinsel eğitime dönüştürülmesine yani eğitimin dinselleştirilmesine temas etmeye çalışacağız.

Cumhuriyetin İlk Yıllarından Bugüne Din Eğitimi ve Eğitimde Dinselleşme

 Türkiye Cumhuriyeti, yıkılan Osmanlı İmparatorluğunun külleri üzerine kurulan bir devlet olarak ondan tevarüs eden pek çok kurumu ya tümden ilga etmiş, ya yerlerine yeni kurumlar ihdas etmiş ya da yeniden düzenlemiştir.

Cumhuriyet Devriminin, büyük ve köklü bir toplumsal değişim ülküsüyle giriştiği yeniliklerde, çağın yönetsel ve sosyal paradigmasına koşut olarak yeni bir toplum inşası için en önemli aygıtın eğitim sistemi olduğu gerçeğini esas alıp bu alanda yoğunlaştığını görmekteyiz.

Din eğitimi de bu çerçevede ele alınmıştır. Tekke, zaviye ve medreselerin kapatılması ile 3 Mart 1924 tarihinde “Tevhid – i Tedrisat Kanunu” çıkarılmış, Türkiye’deki bütün eğitim ve öğretim kurumları Maarif Vekaleti’ne, yani Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır.

Tevhid-i Tedrisat Kanununun 4. maddesinde İmam ve Hatip Mektepleri’nin ve İlahiyat Fakültesi’nin açılmasına karar verildiği belirtilerek, bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı görevlendirilmiştir. Bunun üzerine 1923-1924 öğretim yılından başlayarak 29 yerde, öğretim yılı 4 yıl olan İmam ve Hatip Mektepleri açılmıştır. Fakat açılışlarının daha birinci yılının sonunda 5 tanesi kapatılmış, 2 ayrı yerde yenileri açılmıştır. 2. yılının sonunda 8 tanesi kapatılmış, iki ayrı yerde yenileri açılmıştır. 3. yılının, yani 1925-26 öğretim yılının sonunda ise, İstanbul ve Kütahya’da bulunanların dışında bütün İmam ve Hatip Mektepleri kapatılmıştır. Bu iki yerdeki İmam ve Hatip Mektebi de, 1929-1930 öğretim yılında öğrenci bulamamaları gerekçesiyle kapatılmıştır.

 Ancak İmam Hatip mektepleri dışında diğer örgün eğitim kurumlarında da din eğitimi konusunda bazı düzenlemeler yapılmıştır. 1924 yılında ilkokulların birinci sınıfı hariç diğer sınıflarda haftada ikişer saat olmak üzere “Kur’an – ı Kerim ve Din Dersleri“ adıyla bir ders konulmuştur. Bu dersin amacı da şöyle belirlenmiştir:

“Kur’an-ı Kerim Elifbası gösterildikten sonra Kur’an-ı Kerim tedrisine başlanacak ve amme cüzüne devam olunacaktır. Muallim bu derslerde, münasebet düştükçe Hz. Peygamberin menakıbı seniyesini izah ederek İslam muhabbetini çocukların kalbinde yaşatacaktır.”

 1926 yılındaki programlarda bu iki saat bire indirilecektir. Dersin amacı da şöyle değişmiştir:

 “Fırsat düştükçe dini mahiyette gösterilen fikirler, yanlış kanaatler cerhedilecektir. Dünyayı sefil göstererek yalnız ahirete teveccüh etme, kanaati sefaletle, tevekkülle ve miskinlikle bir tutmak gibi hal ve hareketlerin hakiki dinde yeri olmadığı, dünyada azami saadet ve refah içinde yaşamanın ve Müslümanların zengin, memleketlerinin mamur olmasının dince de matlup ve mergup olduğu fikirlerinin çocuklara telkini lazımdır.”

Görüleceği üzere dersin yeni amacında modernleşme çabasının güçlü etkisi vardır. 1928 yılında Harf İnkılâbının yapılması ile Arapça Kur’an öğretimine son verilmiş ve 1930’da Din Dersi şehir okullarında yalnız beşinci sınıflarda ebeveynleri isterse yarım saat olarak verilen bir ders haline gelmiştir. 1933 yılından sonra ise müfredattan tamamen kaldırılmıştır. İmam-Hatip Mektepleri de tümüyle kapanmış ve böylece örgün eğitim öğretim kurumlarında din eğitimi sona ermiştir. Din eğitim ve öğretimi ailelere bırakılarak resmi eğitim kurumları laikleştirilmiştir.

Ancak din ve din eğitimi talebi toplumdaki mevcudiyetini tüm gücüyle sürdürmeye devam etmiştir. Türk toplumunun sekülerleşme noktasında son derece geri bir durumda olması, varılan noktanın toplumca sahiplenilmesine engel oluşturduğundan bir süre sonra din eğitimi talebi dizginlenemez bir hal almıştır. Bunda popülist yöneticilerin verdiği ödünlerin de etkisi büyüktür.

Nitekim aradan geçen yaklaşık 15 yılın sonunda 17 Şubat 1948 tarihinde İlkokulların 4. ve 5. sınıflarına “Din Dersi”  konma kararı alınmıştır. Ancak bu derslerde okutulacak kitapların hazır olmaması nedeniyle uygulamaya başlanması bir yıl ertelenmiştir.

 1949 yılında Milli Eğitime bağlı on aylık İmam Hatip kursları açılmıştır. 7 Şubat 1949 tarih ve 542 sayılı Tebliğler Dergisinde yayınlanan karar ile program dışında kalmak kaydıyla Ahmet Hamdi Akseki’nin yazdığı ders kitabının İlkokullarda okutulması kabul edilmiştir. Bu dönemde ilk yıllarda din dersleri program içine alınmamış, velisinden din dersi okumak istediğine dair dilekçe getirenlere derslerin bitiminden sonra din öğretimi olanağı sağlanmıştır. Din derslerinin müfredat içine alınması 1.11.1949 tarihinde alınan kararla sağlanmıştır. 25.10.1951 tarihinde de alınan bir kararla Köy Enstitüleri ve Öğretmen Okullarına “Din Bilgisi Dersleri” konulmuştur.

5–14 Şubat 1953 tarihinde düzenlenen 5. Milli Eğitim Şurası 7. Birleşiminde uygulamaya konan Din Dersleri üzerinde önemli tartışmalar yaşanmıştır.

 13.8.1956 tarih ve 4–7805 sayılı İcra Vekilleri Heyeti’nin kararı ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın 17.9.1956 tarih ve 921 sayılı genelgesi ile Orta Okullar ve diğer dengi okulların 1. ve 2. sınıflarına “Din Bilgisi” dersleri konulmuştur. Bu derslere velilerinden dilekçe getiren öğrenciler giremeyebiliyordu.

 Kademe kademe şekilde ilk ve ortaokullara konulan Din Dersleri yeni bir aşamaya ulaşmış ve liselere de din dersinin konulması gündeme taşınmıştır.

 Liselere Din Derslerinin konma süreci 1967 yılında 271 milletvekilinin meclise önerge vermeleri ile başlamıştır. Bunun üzerine kamuoyunda yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Aynı yıl kabul edilen önerge gereğince Talim ve Terbiye Dairesi’nin 23 Ekim 1967 tarihli kararı ile Lise ve dengi okulların 1. ve 2. sınıflarında da din dersinin okutulmasını kabul edildi.

Bu hususta son gelişme 23.9.1976 tarih ve 345 sayılı Talim Terbiye Kurulu kararı ile Din Bilgisi dersleri İlköğretimin ikinci kademesinin ortaokul üçüncü sınıfı ile Liselerin üçüncü sınıfına konulma kararı alınmıştır. Böylece İlköğretim 4. sınıftan itibaren Lise son sınıfa kadar örgün öğretim çatısı altında din dersleri öğretimi girmiştir.

 12 Eylül 1980 Din Öğretiminde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. İhtilalden sonra dönemin devlet başkanı Kenan Evren’in talimatı ile Genel Kurmay Eğitim Dairesi Başkanı Osman Feyzioğlu başkanlığında “Din Eğitimi Danışma Kurulu” oluşturulmuştur. Bu kurul 28 Mayıs 1981 yılından itibaren çalışmalara başlamıştır. Müzakereler sonucunda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretiminin İlk ve Ortaöğretimde zorunlu olarak okutulması kararı üyelerden ikisi hariç katılan diğer üyelerin tümünün görüşleri ile uygun bulunmuştur. Özellikle A. Ü. İlahiyat Fakültesi dekanı olan Hüseyin Atay ve öğretim üyesi Beyza Bilgin’in çabaları önemli bir etken olmuştur. Karşı çıkan üyelerin gerekçesi ise Laiklik ilkesi ve Müslüman olmayan vatandaşlar açısından sakıncalı olması hususudur.

 Talim Terbiye Kurulunun 8.12.1981 gün ve 213 sayılı kararı ile Temel Eğitim ve Orta Öğretimde Din Bilgisi ve Ahlak Bilgisi dersleri birleştirilerek “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” adı altında birleştirilmiştir. Buna göre hazırlanan programlar 28 Mart 1982 tarihli Tebliğler Dergisinde yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Derslerinin temel ilkeleri 30 Ekim 1986 tarihinde yeniden düzenlendi ve 2219 sayılı Tebliğler Dergisinde yayınlandı. 1992 yılında yeniden değişiklikler yapıldı ve 13 Nisan 1992 tarih ve 2356 sayılı Tebliğler Dergisinde yayınlanarak yürürlüğe girdi.

 Ancak din eğitimi konusunda yapılan tartışmalar hiçbir şekilde sona ermedi. Verilmekte olan din eğimini yeterli görmeyip daha da fazla din eğitimi verilmesi gerektiğini düşünenler olduğu gibi mevcut durumun dahi zararlı sonuçlara yol açmakta olduğunu ve din eğitiminin zorunlu olmaktan çıkarılması gerektiğini savunanlar da bulunmaktadır.

Bununla birlikte din derslerine yönelik toplumsal muhalefetin önüne geçebilmek için geliştirilen savunma mekanizmaları da dikkat çekicidir.

Buna göre Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin bir eğitim değil sadece öğretim olduğu ileri sürülmekte ve dersin Anayasada da öğretim olarak yer aldığı, dersin amaçları ile ilgili düzenlemelerin de öğretimi esas aldığı ısrarla savunulmaktadır. Ancak 1982 Anayasasında bütün yurttaşlar için zorunlu hale getirilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerine bir süre sonra gayri Müslim ailelerin itiraz etmesiyle onlar için bir muafiyet söz konusu olmuştur. Böylece dersin sadece bir öğretim ve kültür dersi olduğu yönündeki savunma da çökmüş olmaktadır.

Ne var ki derse yönelik muhalefet yine de sona ermemiştir. Gayri Müslim ailelerin itirazından daha güçlü argümanlarla gayri Sünni aileler de derse itirazlarını sürdürmeye devam etmiştir. Buna göre Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi Türkiye’deki dinsel ve mezhepsel çeşitliliği dikkate almayan sadece Sünni – Hanefi mezhebi doğrultusunda bir müfredata sahip olan bir derstir. Türkiye nüfusunun yaklaşık %25’ini oluşturan Alevi ve Caferiler derse yönelik muhalefetlerini yargıya da taşıyarak sürdürmüşler ve yargısal süreç AİHM’e kadar ulaşmış ve mahkeme başvuruyu haklı görüp dersin Türkiye’deki dinsel ve mezhepsel çeşitliliği yansıtmadığına hükmetmiştir.

Kamuoyunda “Zengin Davası” olarak bilinen dava ile Hanefi olmayan öğrencilerin isterlerse dersten muaf olabilecekleri yönündeki hükme rağmen bakanlık dersin müfredatını dinsel ve mezhepsel çeşitliliğe uygun olarak değiştirdiğini öne sürerek muafiyet taleplerini uygulamama yoluna gitmiştir.

Ancak bakanlığın iddiasına karşın Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri halen Hanefi ağırlıklı bir müfredata sahiptir. Derse yönelik itirazlar da bu nedenle sürmektedir.

Bu konuda AİHM’in verdiği 2014 tarihli son karar “Zengin Davası” olarak bilinen davanın da ilerisindedir. Buna göre mahkemece Din Derslerinin ayrımcı olduğu ve tek bir inancı esas aldığı ortaya konulmuştur. Mahkemenin gerekçeli kararında benim de hazırladığım bir rapor yer almaktadır. Raporumda ders müfredatının nasıl ayrımcılık içerdiğini verdiğim örneklerle açıklamıştım.

Din derslerine ve eğitimin dinselleştirilmesine yönelik muhalefetin bir diğer ayağı da herhangi bir din ya da inanca mensup olmayan yurttaşların itiraz ve kaygılarıdır. Bu bağlamda mevcut zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin kendi felsefi düşünüş ve kanılarına uygunluk taşımadığı gerekçesine istinaden muafiyet talebiyle yargıya başvuran öğrenci velileri de bulunmaktadır. Bu başvurulara olumlu yanıt veren yargı kararlarının mevcudiyeti de söz konusudur. Ancak “dinsiz” diye etiketlenerek toplumsal izolasyona maruz kalma kaygısıyla pek çok velinin bu yola başvurmaktan kaçındığı bilinmektedir.

Türkiye’de eğitimin dinselleştirilmesi sürecinin ulaştığı son nokta 2012 – 2013 Eğitim Öğretim yılı ile birlikte yeni bir boyut kazanmıştır. Buna göre 4 +4 +4 eğitim sisteminde mevcut zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin yanı sıra seçmeli olarak ortaokul ve liselere “Temel Dini Bilgiler“, “Hz. Muhammed’in Hayatı” ve “ Kur’an – ı Kerim “ dersleri de konulmuştur.

Eğitimdeki dinselleşme sadece dinle ilgili dersler yoluyla değil genel anlamda kendini çok güçlü bir şekilde hissettirmektedir. Dinsel bakış ve subjektif dini bilgilerle gnostik düşünüş Felsefe derslerinin müfredatına değin girmiştir.

Eğitimdeki dinselleşmenin en bariz göstergelerinden biri de Fen Bilgisi ve Biyoloji derslerinde evrim teorisi yerine yaratılış teorisini önceleyen anlayışın sisteme egemen olmasıdır. Bunu hem müfredattan hem de basına yansıdığı kadarıyla evrim teorisini anlattığı gerekçesiyle hakkında disiplin işlemleri başlatılan öğretmenlerin mevcudiyetinden kolayca anlamak mümkündür.

Eğitimdeki dinselleşme, uluslaşma/ milletleşme sürecinden geriye gidişi ve yeniden ümmetçi anlayışa yönelişi de beraberinde getirmektedir. Ortak ve resmi dil Türkçe ile yurttaşlık temelinde Atatürkçü milliyetçilik anlayışıyla, her türlü etnik kimliğin üzerinde şemsiye bir kimlik olarak Türk Milletini inşa etmeye çalışan Cumhuriyet devrimi, 1980 darbesi ile başlayıp AKP iktidarıyla doruk noktaya ulaşan ümmetleşme süreci eğitimdeki dinselleşmenin en yıkıcı sosyal sonucu olmaktadır.

Sonuç

Türkiye’de eğitimin dinselleşmesi özellikle 1950’li yıllardan başlayarak popülist yöneticilerin verdiği ödünlerle hızlı bir şekilde artmış ve gelinen aşamada laik devlet ve seküler toplum ideali ağır darbeler almıştır. Bilimin, bilimsel bilginin ve modernitenin yerine öznel bilgi ve inanışların egemen olduğu milli kimlik karşıtı bir sosyal düzen inşasına girişilmiştir. Bunun sonucunda da milletleşme, yerini ümmetleşmeye terk etmiştir.

Bilimsel, laik, demokratik ve ulusal eğitimin yeniden inşası için halen uygulanmakta olan din eğitimine derhal son verilmeli, din eğitimi gerçekten öğretim esasına dayalı olarak bilimsel ilkeler çerçevesinde, din, mezhep ve inanışların tanıtımı ve insanlığın geçirdiği evrelerdeki müspet / menfi rollerini temel alan ve daha ziyade “Dinler Tarihi ve Mezhepler Tarihi” şeklinde düzenlenmelidir.

Ahlak dersleri de din derslerinden ayrılmalıdır. Evrensel ahlak, din ve mezheplerin ahlak kuralları ile pek çok bakımdan örtüşse de özü ve kaynağı itibariyle bağımsızdır. Bu nedenle insanlığın ulaştığı noktayı esas alan felsefi içerikte bir ahlak dersi ihdas edilmelidir. Ahlakın ve ahlak derslerinin, dinle ve din eğitimi ile birlikte düşünülmesi yanılgı ve yanılsamasına son verilmelidir.

KamuGundemi.com

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.