KIZIL ORTADOĞU
Bugün kan gölüne dönmüş olan Ortadoğu aslında 19. yüzyılın  "Hasta Adamı" Osmanlı'nın coğrafi bir parçasından başka bir şey değildir. 20. yüzyılın başında Batılılar "Şark Meselesi"ni istedikleri gibi çözemeyince yeni bir elbise biçtiler: Bu elbisenin adı önce "Büyük Ortadoğu Projesi" sonra da "Genişletilmiş Ortadoğu Projesi" oldu. 
Kuşkusuz bir Anti-emperyalist mücadele sonucunda kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bazı taslakların rafa kaldırılmasında etkili olmuştu. Ancak ne emperyalizm Ortadoğu'yla ilgili planlarından vazgeçti ne de Ortadoğu halkları bu planlara maşa olmaktan...
Ortadoğu'nun kendini dayatan ve gündemde tutan iki önemli özelliği var. Birincisi Ortadoğu medeniyetlerin kaynağı; bu kaynak ona hem inanç çeşitliliği ve hem de etnik çeşitlilik sağlıyor. İkincisi ve başının belası, Ortadoğu zengin petrol yataklarına sahip geniş bir coğrafya. İkinci özelliği nedeniyle Ortadoğu'yu sömürmek isteyenler, birinci özelliği kullanıyorlar. Bir başka deyişle zengin petrol yataklarını yönetmek isteyenler, Ortadoğu'nun inanç ve etnik çeşitliliğini bir çatışma ortamına dönüştürerek ortaya çıkan kaostan faydalanma yoluna gittiler. 
Farklı ve köktenci inanış biçimleri, etnik farklılık, feodal yapı, azgelişmişlik ve benzeri bir çok özellik bu coğrafyanın hem geri kalmışlık nedenlerini oluşturuyor ve hem de sürekli bir savaş ortamına kaynaklık ediyor. 
I. ve II. Paylaşım Savaşları'nın çıkış nedenleri arasında, yine bölgedeki enerji kaynaklarının yönetilmesine yönelik iddialar vardı. Doğal olarak önce emperyalizm kendi arasında çatışarak ve sonra da bölge halklarını çatıştırarak istikrarsızlıktan bir sömürü ortamı doğurmaya çalıştı. Başarısız olduklarını söylemek bugün mümkün değil...
Ortadoğu coğrafyasının etnik çeşitliliği Türkiye'yi de doğrudan ilgilendiriyor. Otuz yılı aşkın bir zamandır devam eden "düşük yoğunluklu savaş" ortamında varlık mücadelesi veren Türkiye, bu karşılıklı çıkar çatışmalarından en çok etkilenen ülkelerin başında geliyor. Bir taraftan PKK'ya bir taraftan da Türkiye'ye silah satan ülkeler bu çatışmadan son derece memnun görünüyorlar. Savaş ortamı nedeniyle ortaya çıkan istikrarsızlıktan 'Batı'nın aldığı psikolojik haz bir yana, savaş sanayisinin zenginleşmesi nedeniyle de maddi hanelerine artı yazılıyor... Öte tarafta kardeş halklar birbirine kırdırılıyor, düşmanlık tohumları ekiliyor, yarılma derinleşiyor... 
Bir de bu işin iç politikaya malzeme olan taktik hamleleri ortaya çıkıyor; her iki kimliğin de sömürülmesinden fayda umanlar politik arenayı bu gündemle on yıllardır meşgul etmeyi başarabiliyor. Siyaset, kimlik siyasetine dönüştükçe, sınıf mücadelesinin rotası şaşıyor. Bugün demokrasi isteyenler ile demokrasiyi güdümlemek isteyenler, çoğu zaman, aynı politik rayda söylem yarıştırıyor. 
İç politikanın dış politikaya yansıması da benzer özellikler taşıyor. Türkiye'nin yalnızca Güneydoğusu'nun değil tamamının ateş çemberi içinde kalmasıyla Ortadoğu'nun tamamının ateş altında kalması eş zamanlı olarak gelişiyor. Bu koşullarda etnik farklılıklar sapkın bir diyalektik yöntemle, karşıtların çatışmasına dönüşüyor. Herhangi bir halka mensup olmak ya da herhangi bir inancın taşıyıcısı olmak, bir başka halkın ya da bir başka inancın "karşıtı" olarak kabul görüyor. Bu sapkın diyalektik, duru bir çözümlemeyi çoğu zaman olanaksız kılan bir sonuç doğuruyor. İç politikada derinleşen düşmanlık, dış politikadaki düşmanlıkla da beslenip semiriyor.
Suriye'nin ve Irak'ın kuzeyinde yaşananlar, Türkiye'de bazı mercekler kullanılarak kodlanmak isteniyor. Bu kodlama biçiminin kendisi, yukarıda bahsettiğimiz iç politik şekillenmelerin dış politika üzerindeki hegemonyası olarak değerlendirilmelidir. İçerdeki etnik ve inanç farklılıkları, dışarıda, hemen yanıbaşımızda olup biten olayları algılamamızı şekillendirmektedir. Böylelikle içerideki çatışma, dışarıdaki çatışmaya bir anlam yüklemekte ve meşrulaştırmaktadır. 
Bu meşrulaştırma biçimi, Ortadoğu'nun kaderine dönüşen çatışma kültürüne siyasal anlam yükleyen referanslar oluşturmaktadır. Her çatışma ve çatışmayı her meşrulaştırma, yaşanan kısır döngünün değirmenine su taşımaktadır. Bir müddet sonra emperyalizm bölgeden çekilecek olsa, düşmanlıkların derinleşmesi çatışmanın sürekliliğini sağlayacak yetkinliğe çoktan ulaşmış olacaktır. 
Bir müddettir Kürtlerin Ortadoğu'da devlet kurma heyecanları kışkırtılmakta, Esad'a düşmanlık körüklenmekte, Sünnilerin Şii aleyhtarlığı kaşınmaktadır. Herkesin gözü Irak ve Suriye'nin kuzeyinde oluşturulacak bir koridora kilitlenmiştir. Saddam gerekçe gösterilerek Irak'ın kuzeyi devletsizleştirilmiş, ve şimdi de aynı oyun Esad bahane edilerek Suriye'nin kuzeyi için oynanmaktadır. Bu devletsizleştirmeden bir devletin doğmasını beklemek ne kadar mümkündür, zaman gösterecek...
Kuşkusuz Ortadoğu yalnızca gözünü kan bürümüş katillerin ve kurnaz emperyalistlerin cirit attığı bir bölge değildir. Ama bugün bölgede etkin ve egemen olan görüşler onların görüşleri ve uygulanmakta olan da onların planlarıdır. 
Tezleri reddetmek planları bozmak için yeterli değildir. Yeni tezler ortaya koymadığınız müddetçe kendi planınızı var edemezsiniz. Bugün evet emperyalizm Ortadoğu'ya BOP veya GOP gibi planlar yapmış ve ona bir de "eşbaşkan" bulmuş olabilir. Peki bu coğrafyada hiç ilerici, devrimci, yurtsever, demokrat insan, siyasi hareket yok mudur? Eğer varsa bu insanlar ne yapmaktadır? Halkların özgürce yaşadığı ve sömürüye karşı birlikte direndiği bir Ortadoğu neden mümkün olmasın...
Ortadoğu yalnızca kana bulandığı için değil, kardeşlik türkülerinin söylendiği bir yer olması için de Kızıl olmalıdır...
Önder YILMAZ
Eğitim-İş Genel Eğitim Sekreteri

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.