Gülriz Sururi kimdir

Al La Luna ile 90’lar ekranından tanıdığımız, rolleri ile ödüllerinin hakkını veren kadın, Gülriz Sururi’nin hayat hikayesidir…

Gülriz Sururi kimdir

Oyunculuğunun yanında Engin Cezzar’a duyduğu vefalı aşkla tanıdı onu Türkiye. Tabii ki onun daha çok oyuncu kimliği ile ilgileniyoruz, ama o, aynı zamanda bir kadın çok severse neleri aşabileceğinin, ne çok şeyle birlikte yaşamayı öğrenebileceğinin örneklerinden. Bir de yaşı olmayan bir kadın. Hoş, kendisinin de dediği gibi: "Sanatçının yaşı yoktur". Gözlerinden hiç silmediği kalemi, son 20 yıldır tepesinde minicik topuzuyla her yaşında gencecikti...

Ve şimdi sessiz sedasız gitti. Bize de içimizden onu uğurlamak kaldı. Sanatın sonsuz ışığı içinde son yolculuğuna, kocasının yanına uğurlandı.

Ruhun şad olsun Gülriz Sururi…

Çocukluğu

Gülriz, 24 Temmuz 1929’da, İstanbul’da, Suzan Lütfullah ve Lütfullah Sururi Bey’in çocukları olarak dünyaya geldi. Babası, ilk operet kurucularındandı. Annesi ise, bir opera sanatçısıydı; Türkiye’nin ilk primadonnası.

Onunki bambaşka bir çocukluktu. Tiyatroyu adeta anne karnında ezber ederek doğmuş ve kulislerde büyümüştü. Bebekken başlamıştı tiyatro izlemeye. Küçük bir çocuk için fazlasıyla renkli, büyülü bir dünyaydı. Evet, anne babadan şanslıydı belki tiyatro konusunda. Yine de tiyatroyla meslek anlamında tanışmak için 12 yıla ve bir başka tiyatroya ihtiyaç vardı.

Bir de çok erken annesiz kaldı. Henüz 2 yaşındaydı. Yıllar sonra bir röportajında, “Hayatıma annesiz bir çocukluk damgasını vurdu” diyecekti bugünler için. Babasıyla birlikte 5 amcası, anneannesi ve babaannesinin gözetiminde büyüdü. Özellikle babaannesi çok katıydı. Umutsuz, genel anlamda mutsuz, masum bir çocuktu Gülriz. Bundan sonra onun annesi olup kalbini, ruhunu saranı hep tiyatro olacaktı. Bir de çok sonradan kazandığı yaşama sevinci. Yaşayamadığı ne varsa telafi edecekti. Örneğin, hiç bebeklerle oynayamamıştı. İçinde ukde bırakmayacak, 30’undan sonra kendine bir oyuncak bebek alıp, çocukluğundaki hasarı tamir edecekti…

Tiyatro, onu sarmaladı

Gülriz, annesizliğinin verdiği eksiklikle erken büyümüş, birçok şeyi keşfederek öğrenmek zorunda kalmıştı. Arkadaşsız büyümüş, tiyatronun büyüsüne kapılıp iyileşmenin yollarını aramıştı. Buldu da. İlk kez 12 yaşında bir çocukken İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda, Çocuk Bölümü’nde gerçek anlamda tanıştı tiyatroyla. Hiç arkadaşı olmadan kendi kendine ebeveynleri içinde büyümenin yollarını arayan Gülriz, ilk kez sosyalleşiyordu. Sadece arkadaş edinmekle kalmamış, uzaktan bildiği tiyatronun kucağına sığınmıştı. Dans ediyor, şarkılar söylüyor, içinde bugüne dek sakladığı ne kadar duygu varsa ‘rol icabı’ dışa vuruyordu. Mutsuz suretini nihayet bir kenara bırakmayı başarmış, sonra da tamamen geride bırakmıştı. Çünkü içinde dolmaz diye düşündüğü o boşluğu dolduracak bir yaşam kaynağı bulmuştu.

Tiyatroyu bir anne kabul edişini yıllar sonra bir röportajında şöyle dile getirecekti:

“Tiyatro, beni hep bir ana gibi sardı sarmaladı. Ne sordumsa cevapladı. Öğretmekten hiç bıkmadı. Yol gösterdi. Seçimlerimde özgür bıraktı. Başarınca yüreklendirdi, taçlandırdı. Hatalarımın cezasını çektirdi. Ve beni, hayatın her türlü haline hazırlayan oyunlar oynattı. Sevgiyi, aşkı, ihaneti öğrendim. Zenginliği, fakirliği tanıdım. Seçim hep benimdi. Tiyatro, benim annemdi…”

Oyunculuğa başlarken

Oyunculuk için ilk adımını 12’sinde İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda atmıştı. Muhsin Ertuğrul’un isteğiyle sahneye çıkmıştı. Doğuştan yetenekliydi tiyatro konusunda. Sonra dönemin en önemli öğretmenlerinden tiyatro, şan ve bale dersleri aldı. Kendini yenik ve güçsüz hissederken, eğitilmenin, öğretilmenin ve sosyalleşmenin keyfine varıyordu.

Gülriz, İstanbul Belediye Konservatuarı, Tiyatro ve Şan Bölümlerinde okudu. Okul sırasında bir yandan da özel topluluklarla sahneye çıkıyordu. Başrol oynamaya bile başlamıştı. 1943’te, İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahneye çıktığı “Kurbağalar” ve “Su Kızı” oyunlarıyla Gülriz, profesyonel bir öğrenci olmanın gururunu küçücük bedeni ve kocaman kalbinde duyuyordu.

Sokak Kızı İrma

Çocuk Bölümünde aldığı sahnenin ardından 1960’ta Muammer Karaca ve Dormen Tiyatroları’nda oynamaya başladı. 1961’de Dormen Tiyatrosu’na geçmiş ve burada ona başarının kelime karşılığını hissettirecek Sokak Kızı İrma oyununu oynamıştı. Sokak Kızı İrma rolü ile Gülriz, İlhan İskender Ödülü’nde, En İyi Kadın Oyuncu seçildi.

Gülriz Sururi evlendi

Engin Cezzar, Yale’de okumuş ve Amerika’dan döner dönmez de “Hamlet” oynamaya başlamıştı. Gülriz henüz onu tanımıyordu, ancak her yerde, herkes Engin’den ve onun başarısından bahsediyordu. Gülriz de o sırada “Sokak Kızı İrma” idi.

Sonra tanıştılar. Zamanla da gazeteler ”Sokak Kızı İrma’yla Hamlet’in aşkı”nı yazdı. Gülriz, Engin’den tam 6 yaş büyüktü. “Ben 40’ıma geldiğimde o 34 olacak” diye çok endişe duysa da, aşkına söz geçiremiyordu. Bir röportajında şöyleydi yıllar sonra bu konuya dair sözleri: “’3 sene sürsün n’olur’ dedim. Onun için bile değerdi”.

Çok güzel bir aşktı yaşadıkları. 1962’de evlendiler. Evliliklerinin başlangıcını ve sonrasını da bir başka röportajda şöyle özetleyecekti: “’Herhalde bu evlilik en fazla 10 yıl sürer!’ diye düşünmüştüm. Kimseyle bir ömür geçirebileceğimi hayal etmezdim. Ama oldu. 55 yıldır birlikteyiz. Ve her şey, fark etmeden, kendiliğinden oldu. İyi olaylar da, kötü olaylar da… Biz öyle bakakaldık. Engin’le boşandığım zaman, ‘Bu ayrılış bizi ya tam ayıracak ya da tamamen birleştirecek!’ diye düşünmüştüm”.

Evet, araya bir dönem ayrılık da girdi. “Klasik Türk erkeği durumu; çapkınlık işte” diye özetliyordu bu durumu yine yıllar sonraki Gülriz. 1997’de ayrıldılar. İçinde bir yerlerde onu affedemiyordu. Ama ayrı da kalamadılar aslında. Evler ayrıydı, ama birbirlerine bağlılıkları hiç bitmedi. “’Engin bunu nasıl yapsam’ diye açıp sorardım. O kadar güvenebileceğim başka kimse yok çünkü” diyecekti bugünler için”.

Sadece 2 yıl ayrı kalabildiler bu şekilde. 1999’da tekrar evlendiler. Hatta bu kez teklifi Gülriz, “Birlikte yaşlanmaya ne dersin?” diyerek etmişti. Onlar, birbirlerinin ömürlük aşkıydı. Bir daha da hiç ayrılmadılar. Aslında affetmek zordu. Yıllar sonra bu konuyu da şöyle çözümleyecekti:

“Başta affetmem zannediyorsun. Zaten o yüzden içim kan ağlaya ağlaya boşandım. Hatta boşamıyordu beni. Zorla oldu biraz... İhaneti kabullenmek hiç kolay değil. Ama şu var: O sana âşık, aldatmadı ki. Senden kopmadı, bırakmak istemedi. Uzaktan, yabancılaşarak izlediğinde bir yerde hak bile verebiliyorsun. Karşı tarafın aklından sürekli “Acaba başkası nasıl olurdu” diye geçirmesi de iyi değil. Sonra karşısındaki kadına düşman olur belki, ‘Senin yüzünden kimseyi tanıyamadım’ diye”.

Aslında aldatıldığını hiç unutmamıştı. Belki de en çok kendisi için, aşkı yaşamak için bir şans daha vermeyi istemişti. Kim bilir, belki en çok kendine. Yoksa unutulmuyordu, her duygunun saklandığı bir çekmece vardı elbet…

Aradan yıllar geçti. Acısıyla tatlısıyla müthiş tutkulu bir aşktı yaşadıkları. Sonra Engin’de bir hastalık peyda oldu; Afazi. Yani, beyindeki ilgili alanların tahribi sonucu, konuşma veya konuşulanı anlama yeteneğinin kaybı. Kalbiyle ilgili bir kan inceltici ilaç alıyordu. 15 gün kendi isteğiyle ilaçları bıraktı. Bunun bedeli de ağır olmuştu. Beynine bir pıhtı atmıştı ve sonuç, Afazi oldu. Ona bir an bile vazgeçmeden, hep yanında olan elbette Gülriz’di. Hatta ilerleyen süreçte “Ya ben ondan önce ölürsem, ona kim bakar?” kaygısına bile düşmüştü.

Hep en değerli şeyin sevdiğinle sürdüğün vakit olduğuna inandı ve dopdolu yaşadı. Bir anısını şöyle anlatıyordu yine bir röportajında:

En değerli şey vakit, sevdiğin insanla geçirdiğin vakit. Bu yaz, Engin’e bir şey için kızdım. Kendimce küstüm yani. O ne yapsa, oralı olmuyorum filan. Neyse yukarı çıktı, yatağa yattık. O böyle, ‘Hadi gel barışalım” der gibisinden kolunu uzattı, ‘Omzuma gel’ demeye getirdi. Eski Gülriz gitmezdi. Ama bugünkü Gülriz olarak düşündüm, nasıl olsa beş gün sonra gideceğim o omuza. O omuz, benim hayatta kendimi en huzurlu hissettiğim yer. Birden, ‘Neden vakit kaybedeyim ki?’ dedim, hemen gittim sarıldım. Gençliğimde böyle değildim”…

İyi ki de o omuzda daha çok vakit geçirmesi gerektiğini hala vakti varken anlamıştı. Çünkü Engin Cezzar, 28 Ocak 2017’de öldü. Gülriz ise, “Yan odadayken bile özlüyordum” diyordu…

Aşkla başardılar

Gülriz ve Engin, evlendikleri yıl Küçük Sahne’de, “Gülriz Sururi – Engin Cezzar Tiyatrosu”nu kurdu. İki başarılı oyuncu aşkla gelen müthiş bir ortaklık kurmuştu.

Bu ortaklığın yanında oyunculuğundaki başarı da artarak devam etti. Rolleri hep ödülle taçlandı. Özellikle ilk kez 31 Mart 1964’te sahnelenen, Haldun Taner’in yazdığı, Genco Erkal’ın yönettiği “Keşanlı Ali Destanı”ndaki Zilha rolü ile daha da ünlenmişti. Çok uzun bir süre, kapalı gişe oynadılar.

Bu kez 1966’da oynadığı “Teneke” oyunundaki rolüyle bir kez daha İlhan İskender Ödülü’nde En İyi Kadın Oyuncu oldu. Yine aynı yıl, Türk Kadınlar Birliği, onu, Yılın Kadını ilan etti. 1971’de ise, “Hint Kumaşı” oyunu ile En İyi Kadın Oyuncu ödülünü üçlemiş oldu.

1979 – 1980 yıllarında Mehmet Akan ile birlikte, topluluğun o güne dek oynadığı tüm oyunlardan derledikleri “Uzun İnce Bir Yol”da oynadı. 1982 – 1983 sezonunda ise çarpıcı bir başka oyunla seyircisinin karşısındaydı: Kaldırım Serçesi. Başar Sabuncu, Edith Piaf’ın yaşam öyküsünden oyunlaştırmıştı. Gülriz, ikonlaşacağı bir karaktere daha bürünmüştü. Bu oyundaki rolüyle Avni Dilligil En İyi Kadın Oyuncu Ödülü, İzmir Gazeteciler Derneği Altan Artemis Ödülü ve Milliyet Gazetesi 1983 Süperstar Tiyatro Oyuncusu Ödülü’ne layık görüldü.

Biricik aşkı Engin’in uyarladığı ve yönettiği “Filumen”, Bilgesu Erenus’un yazdığı, Rutkay Aziz’in sahnelediği “Halide”, Edward Albee’nin “Tatlı Para” (Everything in teh Garden) ve daha birçok oyundaydı. Gülriz, sahnede kah güldürdü, kah ağlattı. Ama orada olmanın hep tadını çıkardı ve tadında bırakmayı da bildi. 1998’de Kültür Bakanlığı, ona, “Devlet Sanatçısı” unvanı verdi. Gülriz de, 1999’da son kez “Söyleyeceklerim Var” oyunu ile sahnedeydi. Sahneye bir oyuncu olarak vedasını etti. Elbette tiyatrodan hiç kopmadı. Yönetici olarak tiyatroya katkıda bulunmaya devam etti…

Al La Luna

Gülriz, sinemada ya da televizyon dizilerinde yer almadı. Sadece 1990’da 5 yıl sürecek “Al La Luna” adlı yemekli sohbet programını sunmaya başladı. Kuşkusuz bu, onun en çok tanınır olduğu zaman dilimiydi. Doğrusu hayal bile edemeyeceği bir para da ödemişlerdi. Bu parayla yatırım yaptı. İş de içine sinmişti. Güzel dostluklar kurduğu keyifli bir ekiple çalıştı.

Her şeyin bir şeylere yetişen amacı vardı şu hayatta. Bu programdan aldığı parayla yaptığı yatırım, yıllar sonra Engin’in hastalığında kurtarıcı oldu.

Kitap yazdı

Gülriz, oyunculuğunun yanında özellikle yazdığı ve yönettiği oyunlar da vardı. Ancak o, kitap da yazdı. Yazarlığa anılarını yazarak başlamıştı. Nihayetinde bir yemek kitabı olmak üzere toplamda 7 kitap yayımladı. 6’sında yaşamını anlatıyordu.

1991’de yayımladığı ilk kitabı “Biz Kadınlar” idi. İlk anı kitabı da, 2000’ de yayımladığı “Kıldan İnce Kılıçtan Keskince” oldu. Yine 2000’de, 1980 sonrasındaki dönemini anlattığı ikinci kitabına ise, “Bir An Gelir” adını vermişti. 2003’te “Girmediğim Sokaklarda”, 2004’te “Seni Seviyorum” ve 2016’da, “Zefiros: Ebedi Gençlik Rüzgarı” kitaplarını yayımladı.

Bir süre Mimar Sinan Üniversitesi’nde tiyatro dersleri verdi. 2008’de, “Biz Sıfırdan Başladık” adını verdiği oyununu, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin kurduğu “Konçinalar Kumpanyası” adlı toplulukla sahneledi. Bu kez yönetmen koltuğundaydı.

Müzikallerde sergilediği performanslarla özellikle dikkat çeken Gülriz, Temmuz 2003’te oyunlarında seslendirdiği şarkılarından oluşan bir de albüm çıkardı: “Müzikli Hallerim”.

Gülriz Sururi öldü

Gülriz Sururi, bir süredir sindirim sisteminden rahatsızdı. Tedavi gördüğü hastanede 31 Aralık 2018’de hayata gözlerini kapadı. Sessiz sedasız, yan odaya gitse çok özlediği kocasının yanına gitti. Bir de en son 2 yaşında gördüğü annesine kuşkusuz.

Manevi kızı Zeynep Miraç Özkartal haberi, "Sessiz bir defin istediği için vasiyetini yerine getirdik. Kendisi definden sonra duyurulmasını istedi. Bir süredir sindirim sisteminden rahatsızdı. Dün kaybettik. Bugün defnettik. Vasiyeti gereği başka bilgi paylaşamıyoruz" açıklaması ile duyurdu.

Gülriz Sururi, son verdiği röportajlardan birinde vasiyetini şöyle açıklamıştı:

"Bir kısmını Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne bağışlamıştım. Bir kısmını da Aziz Nesin Matematik Köyü’ne bırakacağım. Tiyatroyla ilgili bir fon oluşturacağım. Zaten büyük bir servetim yok. Ama cenaze töreni istemiyorum. Çünkü ben ‘cami avlusu kokteyl partisi’ istemiyorum. Bizim insanımızın tören kültürü yok. Ne yapıyorlar? “Ay saçın ne güzel olmuş” Yok efendim, “Üstündekini nereden aldın?” Böyle şeyler olacağına tören yapılmasın".

Gülriz Sururi, kararlı yaşadığı hayatının sonuna gelmişti. Gerçek aşkı sabrıyla, tutkusuyla ve acısıyla yaşayarak göçtü bu dünyadan. Elbette birçok sanatçıda olduğu gibi beğeni de var, beğenmeyeni de. Bize düşen ardından bir dua okumak.

Tiyatroya verdiği gönül, annesiz kalmanın sızısını hayatına ömürlük yayan, kocacığıyla aşkı her tonuyla yaşayan bir Gülriz Sururi geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not: Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.

Instagram: biyografivekitap

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.