57 Yıl'a özel 57 fotoğrafla Atatürk (Hiç bir yerde bu fotoğrafları göremezsiniz)

Atatürk'ün 57 yıl gibi kısa süren hayatına özel 57 belgesel fotoğraf karesi.

57 Yıl'a özel 57 fotoğrafla Atatürk (Hiç bir yerde bu fotoğrafları göremezsiniz)

Atatürk'ün 57 yıl gibi kısa süren hayatına özel 57 belgesel fotoğraf karesi.

11 Kasım 2016 Cuma 13:31
57 Yıl'a özel 57 fotoğrafla Atatürk (Hiç bir yerde bu fotoğrafları göremezsiniz)
1. İşte Selanik'te doğduğu o şirin, mütevazı ev...

 

2. Annesi Zübeyde Hanım...



3. Ali Rıza Efendi



"Askerlik Hatırası" olan bu fotoğraf Atatürk'e ulaştığında, kendisiyle olan benzerliğini fotoğraf üzerinde karşılaştırmıştır.

Bu karşılaştırmayla fotoğrafın tanımlanmasını şöyle anlatır Şevket Süreyya Aydemir:

"Ali Rıza Efendi'nin katıldığı tabura "Asakir-i Milliye Taburu"da denildiği anlaşılmaktadır. O sıra Ali Rıza Efendi'nin Selanik Evkaf Dairesi'nde katip olarak çalıştığı, bu gönüllülük dolayısıyla yapılan araştırmalarla anlaşılmaktadır.

Savaş dolayısıyla kurulan Yardımcı Askerlik Birliği'ne katılınca okur yazar olduğu için O'nu geçici olarak üsteğmen rütbesiyle görevlendirmişlerdir. Zübeyde Hanım'ın eşi ve Mustafa'nın babası Ali Rıza Efendi'nin elde kalan tek resmi Yardımcı Askerler Taburu üsteğmeni elbisesiyle çekilen bu resmidir.

Bu resimde Ali Rıza Efendi, başında Aziziye denilen alçak, geniş kalıplı fesi, tek sıra düğmelerle iliklenen sırma yakalı, sırma apoletli ve askeri kemerli uzun ceketiyle hazırol vaziyetinde görülür. Pantolonu o devrin üniformalarında olduğu gibi şalvar biçimindedir. Sol eliyle kılıcının kınını tutar. Sağ eliyle kılıcını çekmiş selam duruşundadır.

Duruşu ve haliyle bir savaşçıdan çok, bütün hayatında olduğu gibi uysal, kendi halinde bir memuru canlandırır. Yüz çizgileri, hele gözleri şaşılacak bir benzerlikte oğlu Mustafa'ya geçmiştir. Nitekim bir gün gelecek Mustafa, babasının bu resminden fes kısmını kestirerek yüz kısmını büyüttürecek ve kendisiyle aradaki benzerliği karşılaştıracaktır. Şu farkla ki, Ali Rıza Efendi de kendi halinde durgun bir memuru canlandıran bu çizgiler ve gözler, bir gün gelecek oğlu Mustafa'da bütün dünyayı büyüleyecek derin ifadeli anlamlar alacaktır."

4. Öğretmeni Şemsi Efendi... 



5. 1899...Harbiyeli Mustafa Kemal...henüz yolun başında...



"Harbiye'nin son sınıfını bitirirken 459 mevcut içinde sekizinciydi. 10 Şubat 1902'de, 1472 sicil numarasıyla teğmen olarak Harbiye'yi bitirdi. 21 yaşındaydı...

Bu sonucu Selanik'te annesi Zübeyde ile üvey babası Ragıp Efendi'ye bildirirken, mektubunda hem onları sevindirici, hem de kendi gururunu belirten kelimeleri ince bir dikkatle seçti. Bu resmî hitabet üslubunun arkasında, artık tatmin edilmiş ve aslında olumlu bir kompeksin, yani, "Görecekler, neler olacağım" kompleksinin saf ve mutlu çözülüşü vardı. Hayatının ilk savaşı kazanılmıştı... Selanik'e gidecek mektubun zarfını kapatırken, bu zarfa bir de fotoğraf yerleştirdi...

Selanik'te Teğmen Mustafa Kemal'in annesi Zübeyde, bu mektubu aldığı ve zarfı açıp da eline bu resim geçtiği zaman, kim bilir nasıl sevinç gözyaşları dökmüştür. O gün Ahmet Subaşı mahallesindeki ev kim bilir nasıl akrabalar, komşularla doldu taştı... 21 yıl önce bu mahallede doğan bir çocuk, işte artık subaylık derecesine ulaşmıştı. İstikbalini kazanmış ve mahallenin yüz ağartan bir çocuğu olarak yetişmişti..."

Tek Adam - Şevket Süreyya Aydemir

6. 1900...Harbiyeli Mustafa Kemâl arkadaşları ile birlikte...



Mustafa Kemal o devirdeki iç sıkıntılarının ve endişesini şöyle anlatmıştır:

“İstanbul’da Harp Akademisinde bir subayım. Henüz yirmi yaşındayım.”

O, kendisi de ne olduklarını pekiyi anlamadığı bir takım düşünce ve duygulara kaptırmıştı. Küskündür. İsyanlıdır. Neye ve kime karşı? Niçin? Sorsanız bu sorulara pek cevap veremez. Bir gün arkadaşlarından biri sordu:

‘Sen kalk borusunda bir türlü uyanmıyorsun. Nöbetçi subay karyolanı sarsmadıkça kalkmıyorsun. Neyin var senin?’

Genç subay dedi ki:

‘Yatağa girdikten sonra ben sizin gibi uykuya dalamıyorum. Gözlerim sabaha kadar açık. Tam uyuyacağın zaman kalk borusu çalınmak üzere."

O sırada askeri hocalardan biri bir gün sınıfta öğrencilere bir soru sormuş:

“Savaş nedir, artık biliyorsunuz, dedi, fakat bir de ‘gerilla’ denen bir şey vardır. Bu kolay bir şey değildir. Gerillayı yapmak ve bastırmak da güçtür. Sonra bir örnek üzerinde öğrencilerini imtihan etti:

‘Osmanlı İmparatorluğunun devlet merkezi İstanbul’dur. Düşünün ki şu veya bu sebepten Boğaziçi’nin doğu yakasıyla İzmit körfezi arasında halk devlete isyan etmişler. Halk böyle bir isyanı niçin yapabilir? Devlet bu isyanı ordusuyla nasıl bastırabilir?’

Bu sorulara en iyi cevapları o uyuyamayan dalgın çocuk, Mustafa Kemal verdi. Çünkü aklı fikri çok zamanlardan beri böyle hayallere saplanmıştı."

Falih Rıfkı Atay, Babamız Atatürk, 2. Baskı, İstanbul 1966, s.14-15

7. 1905...Harp Akademisi mezunu Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal'i görüyoruz...



"Mustafa Kemal'in bu sefer Kurmay Yüzbaşı üniformalarını kuşanıp annesine göndermek için Beyoğlu'nda çektirdiği fotoğraf hakikaten göz alıcıdır. Bu resimdeki insan artık tam manasıyla genç, dinç, yakışıklı bir güzel insandır. Yüz hatları gelişmiştir. Çocukluk ve delikanlılık çizgilerinin yerini genç erkekliğin mutlu ifadesi almıştır. Bıyıkları artık iki uçları yukarıya dimdik sivrilen ve o zaman subaylar arasında çok moda olan alaprus bıyıklardır. Dik yakasının iki tarafından kurmaylara mahsus olan ve Osmanlı armasından alınan o gösterişli madeni bayraklar kompozisyonu pırıl pırıl parlar. Apoletler sırmadır. Uzun lacivert ceketinin göğsünün iki taraftan, üzerlerinde ay yıldızları fotoğraf ta bile görünen altın renkli düğmeler süsler. Fakat en göz alıcı olan, sırma kordonlardır. Bu kordonları ancak paşalar, yaverler ve merasim kıyafetinde kurmaylar takabilirler. Bu kordonlar sağ kolu içeri almak üzere omuzdan geçirilerek ceketin göğüs kısmı altına ve yukarı kısma çengellenir. Uçlarında sarı madeni parçalar bulunan salkımları göğüste sallanır. Kollarda yüzbaşı işareti olan sırma çizgilerle bunlara paralel beşer parlak düğmecik görülür. Nihayet kılıç. O her subay namzedine hayal kadar ulaşılmaz, dünya kadar değerli bir insanı insanüstü mucizeli, kutsal bir varlık gibi görünen kılıç. Onun da kabzası çeşitli şekillerde süslerle işlenmiş olanları vardır. Mustafa Kemal'in kılıcı onlardandır. Pırıl pırıl ışıldar ve sırma başlıklı bir sırma kordon, kılıcın kabzasına dolanmıştır. Sağ elin baş parmağı ceketin sağ sıra düğmeleri arasına sokularak dirsek kırılmıştır. Sol el arkada, ama vücut gene de bir hazırol vaziyetindedir.

Bu resimdeki genç ve güzel insanla Osmanlı Ordusu yeni bir kaderi tayin edecektir."

Atatürk’ün Yetişmesi Ve Öğretmenleri - Cemil Sönmez

8. 1906, Şam. Arkadaşları Halil ve Müfit Bey ile birlikte.. Yarının adamı olmak...​



Mustafa Kemal, Çerkezlerin oturduğu Kutaytara’nın doğusundaki köye gitti. Çerkezler onu ve yanındakileri soygunculardan sanarak iyi karşılamadılar. Bir müddet sonra anladılar ki, bunlar dertlerini dinlemeye, kendilerine iyilik yapmaya gelmişlerdir, hemen anlaştılar. Köy ileri gelenlerinden biri dedi ki:

-“Siz ne derseniz yaparız. Fakat bizi ezen devletin istediğini yapmayız.”

Bir gün bu köye hücum eden bir kolağasıyla kuvvetlerini köylüler kuşatmışlar, öldürmek üzereydiler. Mustafa Kemal biraz arkadaydı. Tam zamanında yetişti. Köylüler onu görünce etrafını sardılar, kolağasını ona bağışladılar.

Birlik başındakiler yine bir hayli para toplamışlardı. Mustafa Kemal’e de bir hisse vermek istiyorlardı. Onun için ya şerefli gelecek zamanlara doğru yükselerek gitmek veya o yaşta para uğruna lekelenmek vardı. Maddi çıkarlar karşısında küçülenlerden büyük yetişmez. Mustafa Kemal kararını vermişti. Vurgundan pay alıp almamakta tereddüt eden bir arkadaşına sordu:

-“Bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının mı?”

-“Elbette yarının adamı olmak isterim.”

-“Öyleyse hisse alamazsın, ben de almadım ve alamam.”

O sırada alayında bulunanlara da şöyle seslenmişti:

-“Arkadaşlar, ben namuslu askerim. Benimle arkadaş olmak isteyenlerin de namuslu olmaları gerekir."

Falih Rıfkı Atay, Babamız Atatürk

9. 1907, Şam.



"Yirminci yüzyılın başlarında bir genç subay güzel giyinmeyi, iyi yaşamayı seven delikanlı.

İçer, gezer, müziğe ve dansa meraklı, arkadaşlarına vals dersi verir. 

Fakat bütün varlığının iki temel dayanağı vardır:

Biri görevini iyi bilmek ve hiç aksatmaksızın yerine getirmek.

İkincisi vatan çökme ve dağılma yolundadır, onu nasıl önlemeli fikrini hiç ama hiçbir gün hatırından çıkarmamak. Hep onu konuşmak, toplantılarda hep onu ortaya atmak, düşündüklerini açıkça söylemek.

Düşündükleri devrin anlayışlarına aykırıydı. 

Onun anlayışınca imparatorluğu tutmak bir hayaldir. 

Bizden olmayan toplum ve bizim olmayan topraklar için Türk kanı dökmemeliydik. 

Derlenip toparlanmalı, kendi kendimizi kurtarmaya, maddi manevi kalkındırmaya bakmalıydık. Arnavutluk'ta, Yemen'de Türk kanı dökmek boş yere Türklüğe kıymak demekti.

"Peki, hepimiz Sultan Hamid istibdadını yıkmak istiyoruz. Ama yıktıktan sonra ne yapacağız?" sorusu üzerine, bir Selanik gazinosunda, imparatorluğun tasfiyesi fikrini ortaya sürdüğü vakit, kendini pek seven arkadaşları da yanında olmasa kim bilir ne olacaktı? Çünkü bu, klasik Osmanlı vatanseverlik eğitimine göre bir "vatan hainliği" idi.

İşte o toplantı, Misak-ı Milli'nin doğum tarihidir..."

Falih Rıfkı Atay - Kurtuluş

10. 1908....Trablusgarp



"Şimdi onun, bu Trablusgarp günlerine ait bir grup fotoğrafına bakıyorum. Trablus'ta bir süvari paşasının bahçesinde, hatta belki de, Mustafa Kemal'e tahsis edilen Recep Paşa köşkünün bahçesinin ağaçları altında küçük bir grup. Oturanlar var, ayakta duranlar var. Çizmeleri, geniş zırhlı pantalonu, sırma apoletli beyaz ceketi, sırmalı kalpağı, uzun bıyıkları, kumral bir sakallaçevrelenmiş sakin yüzü ile tam bir Osmanlı paşası görüyoruz. Ön sırada oturanların sağ başındadır. Kılıcını dizleri arasına sıkıştırmıştır. Sessiz, ürkek bir vaziyet almıştır. Sonra önde, yahut ayakta hep derli toplu, çekingen maiyet insanları. Hepsi de feslerini, kalpaklarını, nizamına göre başlarına kondurmuşlardır. Hepsi de o devrin ruhuna uyarak, adeta görünmemek, gizlenmek ister gibi yerlerine büzülmüşlerdir. Bunlar, bir imparatorluğun son Afrika mülkünde eski fatihlerin son temsilcileri gibi değil, hayattan hiçbir dilekleri olmayan, görevlerinden bıkkın insanlardır.

Ama ön sırada ve ön sıranın tam ortasında biri var. Bir başka türlü insan. Belli ki kendinin, biraz da yabancı sayılması lazım gelen bu çevrede ve bir paşanın da bulunduğu bu grup içinde, yerini kendisi seçmiştir. Oraya, bütün bu insanların hazin uyuşukluğuna isyan eder gibi dik, canlı, kendinden emin, başı yukarda, oturmuştur. Bu grubun ortasında sanki kendi başına imiş, etrafında kimse yokmuş gibidir. Belli ki bu çevrenin ölü resmiyetinden bıkkındır.

Dahası da var: 

Başı açıktır. 

Saçları iki yana taranmıştır. 

Dikkatle bükülmüş sivri bıyıklarının uçları dik ve kalkıktır. 

Kolları göğsünde çaprazlanmış, ayak ayak üstüne atmıştır. 

Öyle bir oturuşu, öyle bir duruşu vardır ki, karşısındaki fotoğrafçının adesesine bile aşağıdan yukarıya bakar gibidir. Sanki şunları demek ister:

"-Ben bu çöl kıyısında bir sürgün, bir kenara itilmiş adam değilim. Ben bu çevremdekiler gibi kaderine boyun eğmiş adam, bir gölge olamam. Benim yaşayan içim, şekillere, merasimlere sığmaz bir varlığım, düşüncelerim, fikirlerim var. Ben yolumun daha başındayım. Aşılacak nice mesafelerim, ihtiraslarım ve sınır kabul etmez bir geleceğim var. Burada paşa ben'im! Hem de yalnız Trablus paşası da değil..."

Evet, onu bu çöl kıyısına göndermişlerdir. Selanik'ten gitsin diye. Belki de uzaktan gözler hep onun üstündedir. Bu onun için hem çile, hem imtihandır. Fakat onun, daha şimdiden, çilelerden, görevlerden ve imtihanlardan korkmayan bir hali var. Adımını attığı bu yerde, kendini kabul ettirmiştir. Yorgunluktan, bitkinlikten liman kumlarının üzerine serilmiş bu yabancı, daha ertesi gün devletin Afrika'daki valisinin konağına yerleşmiştir. Oraya yakışmıştır da, hem belki de bu gruptaki paşa ve diğerleri bu köşkün bahçesinde onun misafirleridir. 

Asıl ev sahibi o. 

Genç, asi ve başka bir ev sahibi..."

Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam

11. 1909...Hareket Ordusu'yla İstanbul'a hareket etmeden önce..



12. 1910...Fransa'da Picardie Manevraları'nda...


Mustafa Kemal Frak Giyiyor

Gazi Paris’te giydiği kıyafet konusunda nasıl komik duruma düştüğünü şöyle anlatır:

-“Genç bir subayken, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce, Osmanlı ordusunu temsilen Fransa’da yapılacak olan ‘Picardi’ manevralarını izlemeye davet edilmiştik. İki arkadaştık. Avrupalı gibi giyinmek hevesiyle Galata’daki Trink mağazasına uğramış birer kat smokin ve başka sivil giysilerle birer melon şapka satın almıştık. Trenimiz Paris’e yaklaşırken biz de kompartımanımızda bu Avrupalı kıyafetleri giyinmiştik. Sırtımızda smokin, ayaklarımızda pırıl pırıl rugan iskarpinler ve başımızda fes taşımaya alışkın olmanın tesiriyle ta kaşlarımıza kadar inen melon şapkalarımız.”

Atatürk bu komik halini anlatırken kendi kendisini alaya aldığını sofrada bulunanlar şöyle anlatıyordu:

-“Kendisi de katıla katıla gülerdi.” Atatürk o günleri anlatmaya şöyle devam ediyordu:

-“O halimizle o sıralarda Fransa’da ateşemiliter olan Fethi (Okyar) Bey garda bizi karşıladı. Bize bakıp bakıp kıs kıs gülüyor, hem de:

-‘Bu ne hal yahu?’ Diyordu. Biz ise, ciddi ciddi:

-‘Paris’e medeni kıyafetle geldik işte’ diye cevap veriyorduk. Fethi Bey uzatmadı:

-‘Hemen bir otele gidelim de derhal soyunun… Sizi burada böyle görürlerse gülünç bulurlar. Bu yolculuk kıyafeti değildir’ dedi.

İşte o gece Türkiye Cumhuriyetinin resmi kıyafetinin frak olmasında karar kılınmıştır.”

Hikmet Bil, Atatürk’ün Sofrası, İstanbul 1981, s. 105–107.

13. 1910...Fransa'daydı o gün...Bakışlarıyla yine ilk o göze batıyor..



14. 1911...Trablusgarp...



Acı ve Sıkıntılı Günler

Mustafa Kemal her şeye dayanıyor, katlanıyordu, o yönetimi bizzat eline alacağı günü bekleyecekti. Yoksulluk, sıkıntı, hastalıktan asla yılmıyordu.

Dr. İbrahim Tali Öngören'in aşağıdaki anısı bunun en canlı örneğidir.

“1911'de Trablusgarp’a saldıran İtalyanlarla Osmanlı Devleti arasında savaş başladığı sırada Yemen’de Kevkeban’da bulunuyordum. Normal görev süremi tamamlayalı iki ay olmuş, büyük hareketler de sona ermişti. Subaylar yavaş yavaş terhis ediliyordu. Benim sıram bir ay sonra gelecekti. Genel Kumandan’a Afrika savaş bölgesine gideceğimi söyleyerek bir ay önce izin aldım. Yemen’de iki ay daha kalması gereken Doktor Operatör merhum Hüseyin Paşa için de izin istedim. Hudeyde’yi ilk defa hafif bombardıman eden Aretoza İtalyan gemisinin savuştuğu günün gecesinde Koreci Hint ortaklığının İngiliz bandıralı küçük bir vapuru ile Aden’e hareket ettik. Bir iki gün içinde British İndia vapuru ile oradan ayrıldık. Süveyş’e Osmanlı Komiserliğine başvurduk. Trablus’a yardım eden Mısırlı bir komiteye bizi tavsiye etti. İskenderiye’de Ali Çetinkaya ve Milletvekili Yusuf Şetvan Beylerle Bingazili Yüzbaşı Hüseyin ve daha bazı gönüllülerden meydana getirdiğimiz kafile ile yola çıktık. Sellum’dan sonra bir gece yolu şaşırmak, bir iki gün susuzluğa katlanmak ve son günlerde yağmurlara tutulmak gibi küçük aksaklıklarla Ekim ayının başlangıcında bir akşamüstü Derne karargâhına vardık. Enver Bey ve Nuri Conker, Mareşal Fuat Paşa oğlu Reşit Beyler ve diğer subaylar tarafından karşılandık.

Enver Bey’in üç hafta önce, Mustafa Kemal Bey’in de on gün kadar önce geçtiklerini İskenderiye’de haber almıştık. Enver Bey kumandanlık görevini üstlenmiş bulunuyordu. Nuri Bey’in Genelkurmay Başkanı, Reşit Bey’in de onun emir subayı olduğunu öğrendik. Ben hiç birisini tanımazdım. İlk tanışmamız orada başladı. Ertesi gün sabah Kumandanı ziyaret ettim. Bana Bingazi bölgesi sağlık görevini verdi. Kendisinden vazifemle ilgili olarak askeri durumu sordum. Harita üzerinde anlattı; not aldım. Doğu cephesinde Seyit Abdülaziz’de Kumandan Mustafa Kemal Bey’in bulunduğunu söylemişti. Bir gün sonra bir kılavuz alarak kendisini ziyarete gittim. Yaveriyle haber gönderdim. Yaver:

‘Kumandan Bey rahatsız yataktadır, sizi öyle kabul edecek, kusura bakmamanızı rica ediyor, diyerek beni sivri bir çadıra götürdü. Mustafa Kemal Bey portatif karyolasında oturuyor. Eşyası bir gezici masa ve iki gezici sandalye, yere serilmiş bir kurt derisinden ibaret! Kumandan Bey’in bir gözünde kan var. Sık nefes alıyor. Elini sıkarken biraz da ateşli olduğunu hissettim. Kendimi takdim ettim ve hemen ateşi ölçmeye davrandım. O bana:

‘Hoş geldiniz, nereden geliyorsunuz, yolculuk nasıl geçti?’ diye soruyordu.”

Niyazi Ahmet, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, Garanti Matbaası, İstanbul 1967,s. 47-49

15. 1912...Trablusgarp...



16. 1912...Trablusgarp...



17. 1914...Sofya Askeri Ataşesi Kurmay Yarbay Mustafa Kemal 11-12 Mayıs gecesi Sofya'da kıyafet balosunda giydiği yeniçeri kıyafetiyle.



İsmail Hakkı Kavalalı, Atatürk’ün Selanik Askeri Rüştiyesi’nden arkadaşıdır. Atatürk’ün Sofya’da Askeri Ataşe olarak bulunduğu sırada börk serpuşlu (yeniçerilerin kullandığı başlık) yeniçeri kıyafeti ile çektirdiği fotoğrafın hikayesini şöyle anlatır:

“Harp Okulu’ndan sonra onu Sofya’da yarbay rütbesi ile ataşemiliter olarak gördüm. Ben o zamanlar Bulgar Sorbanyası’nda (Meclisinde) milletvekili idim. Dört arkadaşımla Bulgaristan’daki Türkleri temsil ediyorduk. Kendisiyle hemen her zaman konuşur dertleşirdik. Bir gün yine Mustafa Kemal’le birlikteydik. Bulgarların düzenlendiği bir kostümlü balo’ya yabancı devlet temsilcilerini de milli giysiyle davet eder bir mektup geldi. Hiç unutmam, birden bire gözleri parladı, bana döndü ve:

-“İsmail sen Bulgar treni'nde parasız gezebiliyorsun. İstanbul’a git. Bana bir yeniçeri ağası kostümü getir” dedi.

Bir de Enver Paşa’ya hitap eder bir mektup yazdı. İstanbul’a geldim, dediği kostümü aldım ve döndüm. Baloya beraber gittik. O, bu giysiyle bütün bakışları kendine çekiyordu. İri vücuduna ayrı bir heybet veren bu giysi ve yüzündeki maske, O'nun gözlerindeki sonsuz parıltılarla efsaneleşen bir kudret de katmıştı. Bütün konuklar, bunun kim olduğunu birbirine soruyorlardı.

Bir süre sonra, büyük ödüllü bir dans yarışmasına girdi. Bulgar Başbakanı'nın kızına kavelyelik ediyordu. Zaten bu kız daha önce O'nun flörtü idi. Mustafa Kemal çok güzel dans ederdi. Nitekim, bütün valsleri olağanüstü bir başarı ile bitirerek yarışma birinciliğini kazandı. Bu ara Bulgar Meclisi Başkanı bana, bu gencin kim olduğunu sormuştu. Önce tanımadığımı söyledim, sonra ataşemiliter Mustafa Kemal olduğunu öğrenince hayranlığını şöyle belirtmişti:

-"Müthiş, müthiş bir adam!"

Yarbay Mustafa Kemal İstanbul Topkapı Sarayı'ndan özel izinle getirttiği bu yeniçeri kostümünü, 11 Mayıs 1914 gecesi Sofya'da katıldığı kıyafet balosunda giydi ve birinci seçildi.

İsmail Hakkı Kavalalı, Vakit Gazetesi, 08.09.1947

18. 1915...Anafartalar Grubu Kurmay Kıdemli Kurmay Albay Mustafa Kemal Anafarta'ların sağ tarafında savaşmış olan 9. Fırka'nın askerleri tarafından top mermisi kovanlarından yapılan Kireçtepe Şehitliğ'inin önünde.



19. 1915...Gelibolu...



"Daha 1914'te Sofya'dan İstanbul'a yazdığı mektuplarda, harbe girmeyiniz, diye direnen Atatürk, savaş bir olupbitti olunca hemen orduda bir görev ister. 

Çanakkale'de, cephelerde tümen komutanlığından ordular grup komutanlığına kadar çeşitli ve hepsi birbirinden başarılı hizmetler görür.

Tehlike büyüktür.

Türklüğün topyekün varlığı söz konusudur.

Söyler, yazar dinletemez.

Ordular arasında işbirliği sağlamak ister, olmaz.

Birlikte Almanya'ya gittiği Vahdettin'i savaşın nasıl kaybolduğuna inandırır, Boğazlar ordusu komutanlığı isteyerek kendisini kurmay başkanı yapmasını ister, olmaz.

En sonunda Mondros Mütarekesi ile teslim oluruz. Bu defa yeni hükümetleri işgal kuvvetlerine koyun gibi boyun eğmekten alıkoymaya çalışıp durur, olmaz.

Hatıralarda anlattığı bin bir yola başvurur, en sonunda Anadolu'ya giderek bildiğimiz Kurtuluş Savaşı'nın başına geçer.

Evet, verdiği dersin başlıcası, hiç ama hiçbir kötü durumun bir vatandaşı umutsuzluğa düşürmeyeceği, hiç ama hiçbir çare kalmadığı sanılan şartlar içinde de vatandaşlık görevinin bir çaresizlik fikrine asla teslim olmayacağıdır.

Hitler, ellinci yıldönümü için Türkiye'den Berlin'e gittiğimizde bize demişti ki:

"-Atatürk her türlü vasıtaları elinden alındığı zaman da bir milletin kendini kurtarma vasıtalarını yaratabileceğini bize öğretmiştir."

Falih Rıfkı Atay

20. 1916...Tümgeneral Mustafa Kemâl...



21. 1916...Mustafa Kemâl Paşa Bitlis'te...

Şükrü Tezer Anlatıyor;

Rusların, bir gün önce ve gece yarısından itibaren fırka cephesinde dörder taburlu altı alayla taarruza geçmeleri üzerine bu, çok üstün düşman kuvvetleri karşısında cereyan eden şiddetli savaş esnasında maalesef, geri çekilme kararının tatbikinden başka çare kalmamıştı.

Bu itibarla Paşa'nın, gece karanlığından bilistifade fırkanın Kulp geçidinden çekilmeye başlaması, harp ve askerı harekat icabatına daha uygun olacağı kanaatiyle bu yolda verdikleri kararın tatbiki için fırka kumandanlığına gerekli tebligat yapılırken bir taraftan da o andaki muharebe durumiyle ricat (geri çekilme) kararı ve yeni müdafaa mevzii hakkında şifreli telle ordu kumandanlığına bilgi vermişlerdi.

Çetin bir savaşı takiben fırkanın intizamla ricatini temin keyfiyeti hayli güç olduğu cihetle harekatı bizzat ele alarak idare eden Paşa, aynı zamanda Kurmay Binbaşı Şemsettin Bey'i de artçı kumandanı yaparak emrine verdiği 18 inci Alayla, fırkanın geriye çekilmesini sağlamak gibi oldukça mühim bir işle görevli kılmışlardı.

Gerek ihtiyatta bulunan, gerekse cepheden ricat eden kuvvetler, fırka kumandanı ve karargahı da beraber olduğu halde geceleyin Kulp deresine çekilmeye başlamışlardı.

Gerek ihtiyatta bulunan, gerekse cepheden ricat eden kuvvetler, fırka kumandanı ve karargahı da beraber olduğu halde geceleyin Kulp deresine çekilmeye başlamışlardı.

Ertesi gün kuşluk vaktine doğru arkası alınabilmiş olan geri harekat, kumandanın devamlı idaresi ve bazı durumlarda da yeni emirler vermek suretiyle müdahalesini icabettiren şartlar dahilinde ve tam bir mükemmeliyette cereyan eylemişti.

Burada, Mustafa Kemal'in, herkesçe malum bulunan cesaret ve kahramanlıklarından canlı bir misal vermek isterim:

Yukarıda işaret olunduğu üzere kumandanın bizzat idare ettikleri bu harekatta, birliklerin geride kalan en son perakende efradı da önlerinden geçerek görünürde hiç bir kimse kalmamış olmasına rağmen araziye hakim bir noktada saatlerce dimdik ayakta duran Paşa, hala yerlerinden ayrılmıyorlardı.

Bu durum karşısında, merhum Cevat Abbas'la ikimiz kabımıza sığamıyor ve neredeyse düşman takip kuvvetlerine esir düşeceğimizden pek haklı olarak - bittabi kendi düşüncelerimize göre - endişe ediyorduk.

Buna sebep de; bulunduğumuz yere nazaran sağ cenahımıza isabet eden ve Kulp deresi batısına düşen oldukça yüksek rakımlı Genç dağları yamacında bir düşman müfrezesinin - her halde özel ve planlı bir maksatla olacak - fırkanın çekilme hareketine paralelolarak yürüyüş halinde bulunduğu dürbünle pek iyi görülmüş olmasıydı.

Buna rağmen ben ağzımı açamıyor, tevekkülle kumandanın verecekleri emri bekliyordum. Fakat Yaver Cevat'ın, o sıra sabrını tüketmiş olacak ki:

-"Atları emreder misiniz Paşam?"

demesi üzerine, esasen, ne de olsa o andaki asker! duruma pek fazla canı sıkıldığı için ziyadesiyle hassas ve üzgün bulunan kumandan, oldukça sert bir ifade ile:

-"Acele etmeye lüzum yok, hareket zamanım ben bilirim! İhtarında bulunmuşlardı."

Dakikalar ilerledikçe endişemiz büsbütün artıyordu. Nihayet, aradan bir müddet daha geçtikten sonra arkadaşım merhum Cevat, bütün cesaretini toplayarak tekrar:

-"Paşam, kimse kalmadı, atları emreder misiniz?"

diyecek oldu ama, bunu, dediğine ve diyeceğine bin pişman olmuştu. Çünkü Paşa, merhumu iyice haşlamıştı ve eliyle ilerisini göstererek:

-"Karşıdan gelmekte olduğunu gördüğüm asker önümden geçip emniyete girmedikçe, buradan ayrılmayı hiç bir zaman düşünemem!.." buyurmuşlardı.

Birliklerin çekildiği yere doğru biz de bakıyor ve fakat arazi nispeten arızalı olduğu için - her halde biraz da heyecanımızdan olacak - hiç bir şey göremiyorduk. Ancak, Paşa'nın, eliyle işaret ettikleri tarafa baktığımız zaman, hakikaten bir askerin oldukça yavaş yürüyüşle ilerlemekte olduğunu farkedebilmiştik.

Birliğinden ayrılıp geri kalan ve bu derece mecalsiz yürüyen asker acaba yaralı mıydı? Bunu kestiremiyorduk.

Neden sonra bulunduğumuz yerin 40 - 50 adım kadar ilerisindeki yoldan geçtiği sıra, kumandanın emirleriyle yanına yaklaşıp gözden geçirilen askerin, halsiz ve hasta olduğunu görmüş, aynı zamanda silahı, cephaneyi ve sırtındaki çantasiyle güçlükle yürüyebilmesi yüzünden geriye kaldığı anlaşılarak durumu Paşa'ya arzetmiştik.

Bu vaziyet, belki üzerinde durulmayacak derece basit ve ehemmiyetsiz bir olay olarak düşünülebilirse de, haddizatında ve kanaatimce kolordu kumandanının, ordunun bir ferdine, bir askere karşı gösterdikleri bu derece yakın ve o nispette yüksek alaka dolayısiyle, bilhassa çok önemli bir mana taşıdığı ortadadır.

Paşa, bu suretle, kıtaatın en son neferini de emniyete almış olduktan sonra bile yerinden ayrılmayıp, gözlerini hala düşman tarafında dolaştırarak şurada burada kalmış olması muhtemel Mehmetçik arıyorlardı.

Arkadaşım Cevat'la ikimiz, Paşa'nın yanından biraz geriye çekilerek, hatırımıza gelebilen çeşitli tehlike yüzünden Tanrı göstermesin herhangi bir kötü akıbete maruz kalmak felaketini, ihtimalden uzak görmüyorduk.

Bununla beraber kumandanın, bu ciheti, elbette ki bizden çok daha iyi takdir buyuracaklarına şüphe yoktu. Binaenaleyh, bu hakikat dışındaki sabırsızlığımızın hiç de yerinde olmadığını düşünürken o anda her türlü endişeyi tamamen terk ile önümüzde duran Mustafa Kemal'in, kılı bile kıpırdamadan gösterdikleri eşsiz cesaretin hayranı olarak bulunduğumuz yerde susup kalmıştık.

Derin bir sükunet ve sessizlik içinde geçirdiğimiz o heyecanlı dakikalarda Kumandan, - artık gerilerde kimsenin kalmadığına kanaat getirmiş olacaktır ki - yerinden bir iki adım ayrılarak bize hitaben mülayim ve fakat kesin bir ifade tarziyle :

-"Çocuklar, şu topraklardan ayrılmaya gönlüm bir türlü razı olmuyor, saatlerce ve üzüntü ile hep bunu düşünüyorum, zihnim daima bununla meşgul. Bugün, çaresiz buradan ayrılacağım, fakat bir şartla ki o da, çok kısa bir gelecekte yine ve hem de yalnız buralara kadar değil, daha ilerilere gitmek için tekrar geleceğim!."

buyurduktan sonra ayrıca verdikleri emirle atlara binilerek geriye çekilen birlikleri takibetmek üzere Kulp deresine doğru hareket edilmişti.

Yüksek irade ve hudutsuz ileri görüş sahibi bulunan Kumandanımızın, ayrılmaya bir türlü gönlü rıza göstermediği noktada, tam bir iman ve kanaatle söylemiş oldukları sözler hiç de boşuna değildi.

Gerçekten Paşa, çok yakın bir gelecekte, yalnız ayrıldığı noktaya kadar değil, daha ileriye, hem de düşmandan Muş'u geri almak suretiyle daha uzaklara giderek son çekilmenin ıstırabım kat kat telafi edecek ve bu hususta tereddütsüz belirttikleri kanaatleri de böylece tahakkuk etmiş olacaktır.

22. 1917...Diyarbakır...Diyarbakırlılar O'nu çok seviyordu...öyle ki; adını 'Sarı Paşa' bile koymuşlardı...



Rasim Özgen’den bir anı:

“Mustafa Kemal Paşa, Birinci Cihan Harbi’nde, Diyarbakır’daki Ordu Kumandanı iken, Arap aşiretlerinden cins bir tay almak istemiş ve bu arzusunu oradaki Jandarma Alay Kumandanı Süreyya Bey de bildirmişti. Süreyya Bey de bu vazifeyi, aşiretleri iyi tanıyan teğmen Tahsin’e havale etmişti. O da, istenen tayı bulup 11 altın liraya satın alarak bizzat Diyarbakır’a getirmiş, Mustafa Kemal’e göstermişti. Mustafa Kemal Paşa tayı çok beğendi ve:

-‘Kaç liraya satın aldınız’ diye sordu.

-‘11 Altına…” Cevabını alınca, cebinden 20 altın çıkarıp verdi. Teğmen Tahsin fazla parayı kabul etmiyordu. Mustafa Kemal Paşa:

-‘Al, al, dedi, ben senden fazla kazanıyorum. Üstü, senin zahmetinin karşılığıdır.’

Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk

23. 1917....Halep



II. Ordu Komutanı Tümgeneral Mustafa Kemal himayesine aldığı ve annesi Zübeyde Hanım'ın yanında büyüyen Diyarbakır’lı Abdurrahim (Tunçak) adlı çocukla Halep'te. 

Mustafa Kemal’in Halep’te, bir aile dostunun konağının bahçesinde Abdürrahim Tuncak’la çektirdiği fotoğrafın hikayesini yine Abdürrahim Tuncak’ın kendisinden dinletelim:

-“Annemle (Zübeyde Hanım’la) birlikte Halep’e gittik. Mustafa Kemal geçirdiği bir rahatsızlıktan sonra iyileşme dönemini Halep’te, İstanbul’lu dostları Salih (Fansa) Bey’in konağında geçiriyor, orada dinleniyordu. Salih Bey’in konağı, büyük bir portakal bahçesinin ortasındaydı. Mustafa Kemal Paşa sık sık bahçede otururdu. Ben de hep, onun çevresinde oynardım.

Bir gün bahçede oynadığım sırada beni çağırdı:

-"Senin burada bir fotoğrafını çektireyim mi ?" dedi.

-"Bende evet dedim."

Emir verdi, ordunun terzisini getirtti ve bana bir gecede, yöresel giysi diktirdi.

Orduda görevli bir doktor yüzbaşının fotoğraf makinesi vardı. Ertesi gün doktor yüzbaşı fotoğraf makinesiyle Salih Bey’in bahçesine girdi. Bana da içeride, yöresel giysilerimi giydirdiler.

Bahçeye, Mustafa Kemal Paşa’nın yanına gittiğimde, beni görünce gülmeye başladı:

-“Tam buralı bir delikanlı olmuşsun” dedi. Ve yanındaki yeri gösterdi:

-“Gel yanımda otur” dedi.

Doktor yüzbaşı fotoğraf makinesini hazırlamış, fotoğrafımızı çekmek üzereyken, Mustafa Kemal Paşa durmasını söyledi. Çanakkale’den beri yanından ayırmadığı tabancasını çıkarttı, benim belime taktı. Belimin öteki yanına ise, kuşağın arasına, kendi kasaturasını yerleştirdi.

-“İşte şimdi oldu” dedi ve doktor yüzbaşıya döndü:

-“Fotoğrafımızı şimdi çekebilirsin. Çünkü Abdürrahim hazırdır.”

Halep’te annemle birlikte bir hafta yada on gün kaldık. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a izinli olarak dönen bir çavuşa emanet etti bizi. O çavuş’la birlikte yine trenle, İstanbul’a döndük.

-“Halep’te Salih Bey’in bahçesinde Mustafa Kemal Paşa ile çekilen fotoğrafım, yıllar sonra Almanya’ya yüksek öğrenim yapmaya gittiğimde, tren istasyonunda kaybettiğim bavulumla birlikte yok olmuştu.”

Makbule Ablam (Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan) 1956 yılında öldüğünde, bu fotoğrafın kartpostal büyüklüğünde bir kopyası, onun "evrakı" arasından çıktı."

Başkent Üniversitesi Kültür Yayını, Bütün Dünya, Mart 2009 Sayfa: 44 - 45
 
24. 1917...Tümgeneral Mustafa Kemâl...



14 Şubat 1917 tarihinde, Kolordu ve 2. Ordu Komutanlıkları arasında Mustafa Kemal Paşa’yı Hicaz’ı savunmak üzere ordu komutanlığı yetkisiyle oraya gidecek birliklerin başına yollamışlardı. Durumu gözden geçirmek üzere Şam’a gitti. Filistin cephesinde çok sıkışık haldeydik. Çöller içinde uzayıp giden dar demiryolunun ta sonunda Medine’yi ve oraya doğru bütün yolları savunmaya kalkışmak ona göre yanlıştı. Yapılması gereken şey, Hicaz kuvvetlerini de geriye çekerek Filistin cephesini kurtarmaya çalışmaktı.

Önce Mustafa Kemal Paşa’nın uyarılarını Ordu Komutanı ve Başkomutan kabul ettiler. Fakat Peygamberin kabri Medine’de olduğu için orayı bırakmak düşüncesi İstanbul’u alt üst etti.

Mısır’dan çölü aşarak Kudüs’e doğru yürüyen İngiliz’ler, Irak’a da asker çıkararak Bağdat’ı almışlardı. Osmanlı Başkomutanlığı Bağdat’ı geri almak hayaline kapıldı. Alman ordularına başkomutanlık eden bir generali Osmanlı Mareşali rütbesiyle Yıldırım Orduları komutanlığına tayin etti. Mustafa Kemal Paşa bu hareketin asla başarılı olamayacağı kanısındaydı. Bu gurup içinde de Halep taraflarında kurulmak istenen 7. Ordu komutanlığını kendisine teklif ettikleri zaman yaveri başkomutanlığın telgrafını sevinerek götürdü. Henüz uykudaydı. Yatağından doğrularak sordu:

-“Bu telgraf seni çok mu sevindirdi?”

-“Ne yalan söyleyeyim, çok sevindirdi?”

-“Nah sana, dedi, bu komutanlığı senin düşündüğün nedenle kabul etmeyeceğim. Alman komutanının Bağdat’a karşı girişeceği kanlı bir hücuma engel olmak için kabul edeceğim. Çünkü bu komutanın böyle bir saldırıdan amacının ne olduğunu biliyorum.”

Gerçekten Avrupa cephesinde İngilizler Almanlara karşı ağır basıyorlardı. Almanlar böyle bir sefer açarlarsa İngilizlerin Avrupa’da kendilerine karşı koyacakları kuvvetten hiç olmazsa büyük bir kısmını buraya ayıracakları ümidindeydi.

Bir süre sonra Alman Komutanı Bağdat’ı almanın olanaksız olduğunu görünce, kuvvetlerini İngilizleri Filistin’den çıkarmak için kullandı. Mustafa Kemal Paşa Türk kuvvetlerinin artık hiçbir taarruz için harcanmaması fikrindeydi. Hareket başarılı olamayacak, fakat on binlerce Türkün boş yere kanı dökülecekti. Bu, Alman generalinin umurunda değildi. O, Avrupa cephelerinden buralara ne kadar düşman kuvveti çekebilirse, vatanına hizmet etmiş olacaktı. Daha az Alman kanı dökülecekti.

Hilmi Yücebaş, Atatürk’ten Nükteler, Fıkralar ve Hatıraları

25. 1917...Diyarbakır... 



26. 1917...Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Kumandanı iken yaverleri ile, Halep'teydi o gün...



Yaverleri, soldan sağa; Salih (Bozok), Şükrü (Tezer), Cevat Abbas (Gürer)

"Bu fotoğraf, Mustafa Kemal'in 7 nci Yıldırım Ordusu kumandanlığından istifasından önceki tarihte Halep'te çekilmiştir.

Dört adet olarak hazırlanan bu grup fotoğraftan bir tanesi Mustafa Kemal'e kalmış, diğer üç adetten birer tanesini kendi el yazılarıyla ayrı ayrı, "yaverim" (Salih, Cevat, Şükrü) diye isimlerimizi yazarak ve her üçünü de imza etmek suretiyle bize vermişlerdi."

Şükrü Tezer

27. 1918...Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Tümgeneral Mustafa Kemal.



Mustafa Kemal kimdir?

"Manevradan manevraya, bu askeri hareketten o askeri harekete, Trablus çöllerine, Çanakkale siperlerine, Doğu dağlıklarına koştu.

Tanınmalı, aranmalı ve inanılmalı idi. Kim bilir benzerlerinden niceleri, nice binleri ve yüz binleri bu mecaralardan birinde ölmüştür? 

Kim bilir kader, milletleri kaç bin Mustafa Kemal'den mahrum bırakmıştır? Talihin ona yardımı onu kendi saatine yetiştirmek oldu. 

Sonrası kolaydı.

Sonrası elinde idi.

Ne yapacağını biliyordu.

Ne Trablus Harbi'ne, ne Birinci Dünya Harbi'ne inanmamıştı. 

Yine kaybedecektik, fakat o, bir milli kahraman olabilmek için, son kazanç ümidini kendinde aratacak deha ve karakter hünerlerini göstermeli idi.

Bozgundan ve her şey bittikten sonra, Pera Palas salonu camlarının arkasında açık güzel başı ile Beyoğlu Caddesi'nden pek tutumlu tavrı ve temiz üniforması ile göründüğü zaman:

-İşte O... diyorlardı.

O... Mustafa Kemal! Samsun'a ayak bastığını hapishanedeki eski siyasi hasımları duydukları zaman:

-Mustafa Kemal Anadolu'ya gitti ha... O yapar, diyorlardı. 

Gün olacaktı, kumandanlar ondan yüz çevireceklerdi. Gün olacaktı, bir vilayet, on vilayet, yirmi vilayet ona karşı ayaklanacaktı. 

Fakat iş işten geçmişti. 

Büyük sanat ve karakter artık başta idi.

Güçlüklerin hepsi, ona yenilecek olanların, daha zayıfların, daha basiretsizlerin, daha sabırsızların marifetleri idi.

Sorumuzun cevabına gelirsek;

Mustafa Kemal bir milletin uğrayabileceği en ağır buhranlar içinde, en vasıtasız bir milleti en vasıtalı dünya devletleri ile dövüştüren ve kurtaran adam!

Sonra kurtarış zaferi gibi eşsiz bir şanı ve şerefi, milletinin dostu sandığı gerçek düşmanına karşı, hiçbir şeymiş gibi ortaya atan ve savaş silahı olarak kullanan, vicdan ve tefekkür hürriyeti uğruna göğsünü vatandaş kurşunlarına geren adam!

Şüphesiz, bütün şartlar bir araya toplanıp tartılınca, asrının en büyük adamı idi..."

Falih Rıfkı Atay

28. 1919...Amasya


"İtilaf Devletleri, mütareke ahkâmına riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, İtilaf Donanmaları ve askerleri İstanbul'da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap, İngilzler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya'da İtalyan kıtaatı askeriyesi; Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta, ecnebi zabit ve memurları ve hususî adamları faaliyette. Nihayet, mebdei kelâm kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 1919'da İtilaf Devletlerinin muvaffakiyetle Yunan ordusu İzmir'e ihraç ediliyor."

Evet; işte, tam bu sıralarda, bir Mayıs sonu veya bir Haziran başı idi...

Bağımsız, fakat, bütün kalbiyle İtilaf Devletlerinin zaferini kutlayan bir Avrupa şehrinde başım eğik gözlerim yaşlı dolaşıyorum...

Yüreğim bir derin uçurum, kafam bir cehennemdir...

Hele Yunan askerinin İzmir'e çıktığını, birkaç zaman sonra Manisa'yı, benim Manisa'mı işgal ettiğini duyduğum andan beri hiç aklım başımda değildir. 

Geceleri gözüme uyku girmiyor, gündüzleri yemiyorum, içmiyorum. 

Gideceği yeri yapacağı işi, göreceği kimsesi olmayan fıkara serserilerin otomat adımlarıyla o kaldırımdan bu kaldırıma, o sokaktan bu sokağa yürüyorum. 

Ben, yalnız, evsiz barksız, anasız babasız bir serseri değilim. Yurdu yâd ellere geçmiş, bayrağı yırtılmış, milleti perişan olmuş, yeryüzünde ne idiği belirsiz, bir garip insan, bir lânetleme idim. Şu anda, babamın mezarı düşman ayakları altında çiğnenirken benim millî şerefim, benim insanî gururum bu yabancı şehrin içinde türlü türlü tahrikler, tezyifler ve tecavüzlerle hırpalanıp eziliyordu. 

Gün geçmiyordu ki, elime aldığım bir gazetede memleketim hakkında yeni bir idam hükmüne rastgelmeyeyim. 

Gün geçmiyordu ki, bir umumî mecliste veya bir konferans salonunda Türk ırkının manevî şahsiyetini çamurdan çamura sürüklenir görmeyeyim. 

Gün geçmiyordu ki, bir mağazada, bir lokantada Türk olduğum anlaşılınca acı bir istihza veya ağır bir hakaretle karşılaşmamayım. 

Nihayet, İtilaf memleketleri basınının ve bunlara yardakçılık edenlerin alçakça propagandaları dünyanın her tarafında olduğu gibi bu bağımsız şehirde kamuoyunu bizim aleyhimize o derece kışkırtmıştı ki, bir sokaklarda, mahalle çocuklarının bizi taşlamadıkları kalıyordu. 

Makak -yani bir nevi şempanze maymunu- bizim lâkabımızdı ve bunu, gazeteler, bizden bahsederken, sık sık kullandıkları gibi, halk arasında bazı kimselerin de yüzümüze haykırdıkları oluyordu ve gönül verdiğimiz genç kızlar Türklüğümüzü sezince bizden iğrenip kaçıyordu.

İşte, o şehrin bu cehennem atmosferi içinde, bir gün, yılgın ve çekingen dolaşırken, gözlerim, ansızın, bir gazete satıcısının sergisinde, bir sürü gazete adı ve başlıkları arasında, iri harflerle dizilmiş şu satıra ilişiverdi:

"Bir Türk generali İtilaf kuvvetlerine karşı yeniden harbe hazırlanıyor." Titreyerek gazeteyi aldım. Yürürken, okuyorum:

"Mustafa Kemal Paşa adında bir Türk generali..."

Yakup Kadri Karaosmanoğlu - Atatürk

29. 1919...Erzurum... 



30. 1919...Sivas



31. 1919...Sivas..



32. 1919...Sivas... General Harbord’dan Mustafa Kemal’e bir soru:



“Ya başarılı olamazsanız?”

Cevat Abbas Gürer anlatıyor:

Atatürk Sivas ve Amasya teşkilatına kuvvelendirmeye çalıştığı sırada Amerikan yardım komitesinin Şark şubelerini teftişe gelen General Harbord kendisiyle konuşmuştur. Aşağıdaki fıkra bu konuşmadandır.

Realist Amerikalı, endişeli bir gözle Atatürk’e sordu:

-“Peki, ya başarılı olamazsanız?”

Atatürk şu cevabı verdi:

-“Bir millet, mevcudiyet ve istiklalini temin için tasavvuru kabil olan her teşebbüs ve fedakarlığı yaptıktan sonra muvaffak olur. “Ya muvaffak olamazsa” demek o milletin ölmüş olduğuna hükmetmek demektir. Şu halde; millet yaşadıkça ve fedakarlığa devam ettikçe muvaffak olmamaya imkan yoktur.

33. 1919...Sivas



34. 1920...Ankara Siz Ankara’dan Giderseniz Ben Elmadağı’na Çıkarım


23 Nisan 1920. Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Memleketin her tarafından birçok milletvekili gelmişti. Bu yeni meclise gelenlerin bir kısmı Ankara’da hiçbir şeyin olmadığını görünce ümitsizliğe düşmüşlerdi. Bahsedilen ne Yeşilordu, ne hazine, ne yatacak otel, hiçbir şey yoktu. Sadece Mustafa Kemal vardı.

Bazılarına bu dava çürük gelmiş olacak ki memleketlerine dönmeye karar verdiler. Bunlar geri dönerlerse Meclis’te huzursuzluk olmayacağını anlayan Mustafa Kemal, kürsüye çıktı. O gün pek heyecanlı bir tablo doğmamıştı. Milletvekilleri şöyle seslenmiştir.

-“İşittim ki bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış. Ben kimseyi zorla Milli Meclise davet etmedim. Herkes kararında hürdür, bunlara başkaları da katılabilirler. Ben bu kutsal davaya inanmış bir insan sıfatıyla buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta hepiniz gidebilirsiniz. Asker Mustafa Kemal mavzerini eline alır, fişeklerini göğsüne dizer, bir eline de bayrağı alır, bu şekilde Elmadağı’na çıkar, orada tek kurşunum kalana kadar vatanı müdafaa ederim. Kurşunlarım bitince bu aciz vücudumu bayrağıma sarar, düşman kurşunlarıyla yaralanır, temiz kanımı, kutsal bayrağıma içire içire tek başıma can veririm. Ben buna and içtim.”

Diye konuşunca herkesi bir heyecan dalgası sardı. Hiçbiri gözyaşlarını zaptedemiyordu...

35. 1920...Eskişehir...



36. 1921...Ankara...

"Milletvekilliğimizin ilk yılında, bir öğleüstü, Yakup Kadri ile beraber Meclis'e gelmiştik. Dış bahçe kapısı ile iç kapı merdiveni arasında birkaç milletvekili bize bir kanun teklifi imzalatmak istediler. Okuduk. Teklif aşağı yukarı şu idi: 

"Hidemat-ı vataniyesine mükâfeten Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne 1 milyon lira ihdas edilmiştir."

İmzalayanlardan bazıları belki de pek iyi niyetliydiler. Muzaffer komutanlarını para ile mükâfatlandırmak İngilizlerin de âdeti değil miydi?

(...)Beynimizden vurulmuşa döndük. Sanki zafer ve onun bütün şanları ve şerefleri satılığa çıkarılmıştı. Kuvay-ı Milliye devrinde İngiliz entelijansiyası adına -hareketin başından ayrılmak şartıyla- Mustafa Kemal'e büyük bir para ve İtalya'da bir villa vaat edilmişti. Bu da böyle bir şeydi. Gazi Mustafa Kemal'i devrim tarihinin ilk günlerinde suikastların en alçakçası ile öldürmek demekti.

Gazi'nin haberi olup olmadığını düşünmeden reislik odasında kendisini bulduk. Hamdullah Suphi heyecanlı sözleri ile hepimizin ıstıraplarını anlatmaya çalıştı.

Gazi:

-Hiç haberim yok... Küstahlık etmişler, teklifi bana buldurunuz, dedi.

Getirtti ve yırttı..."

Falih Rıfkı Atay

37. 1921...Ankara..



38. 1921...Dua Tepe "Ali Çavuş anlatıyor;



Düşman Polatlı'ya kadar gelmişti. Atatürk, Fevzi Paşa, İsmet Paşa karargahlarıyla, Malı köyü karşısında bulunan Türkoğlu Ali Ağa'nın çiftliğinde bulunuyorlardı.

Bir gün mevzileri gezmek üzere atlarla hareket edildi. Polatlı ile Alagöz Çiftliği arasında ve Karapınar köyü karşısında bulunan topçu mevzilerini geziyorlardı. Nasılsa bir batarya oldukça açığa mevzilenmişti. Bu durumu görünce bataryanın başında bulunan başçavuşu çağırdılar. Başçavuş, mevzi yüzbaşısının seçtiğini söyleyince, bu defa yüzbaşıyı çağırttılar. Gözetleme yerinden dörtnalla gelen yüzbaşı atından inip karşılarına gelinceye kadar sakin duran Atatürk, bütün kademeleriyle açıkta mevzilenen bataryanın kumandanını iyice haşlayarak geri gönderdi. Aynı zamanda batarya kumandanının değiştirilmesi için de topçu kumandanı Pire Mehmet Bey'e emir verdi. Çok hırslanmıştı. Atına süratle atladı. Çok hızlı bindiği için eğerin üzerinden kayarak öbür tarafa düştü. Yer düz olmasına rağmen ufacık bir taş kaburga kemiğine rastlamış ve kırmıştı.

Bu olay o kadar süratli oldu ki, çevresindeki kimse yardım edemedi. Çünkü hemen atına binmişti. Fevzi ve İsmet Paşalar, otomobilin getirilmesine müsaade etmelerini söyledikleri halde, "daha gezecek yerlerimiz var" diyerek kabul etmedi.

Rengi sararmış olduğu halde konuşmadan ağır ağır ilerliyordu. Bir müddet sonra Ali Çavuş'a dönerek, "Çocuk, nefes alamıyorum" dedi. Bunun üzerine otomobillere telefon edildi ve Atatürk'ün rahatsızlığı bildirildi. Otomobiller gelinceye kadar atından inmiş ve yerde oturuyordu. Nihayet arabalar geldi. İçinde Doktor Adnan (Adıvar), Doktor Refik (Saydam) oturuyordu. Doktorlar kısa bir muayeneden sonra kaburga kemiğinin zedelendiğini ve muhakkak Cebeci Hastanesi'ne gitmelerinin gerekli olduğunu söylediler.

Atatürk kabul etmedi ve "Ben buradan ayrılmam. Eğer bu müdafaa hattında tutunamazsak Kızılırmağa kadar çekilmek lazım" dedi. Yanında bulunan Fevzi Paşa'nın "Paşam merak etmeyin. Bir karış toprak vermem. Siz gidip tedavi olun" diye teminat vermesi sonrasında, gittikçe rahatsızlığı artan Atatürk razı oldu.

Evvela Çankaya'da kısa bir konsültasyonu müteakip Cebeci Hastanesi'nde röntgeninin alınmasına karar verildiğinden derhal hastaneye gitti. Röntgen sonunda kaburga kemiklerinden birinin kırılarak ciğere battığı, diğer ikisinin de zedelendiği tespit edilerek bandaj yapıldı. 20 gün konuşmadan istirahat etmesi tavsiye edildiği zaman, bu sözleri duyan Atatürk, "Allah Kostantin'e yardım ediyor galiba" diye latife yapmaktan kendini alamadı. O dönemler Yunan ordusunun başında Konstantin bulunuyordu. Atatürk 20 gün hastanede yatamayacağını söyleyerek aynı gün cepheye bir şezlongla geri döndü.

Doktorların tavsiyesi üzerine şezlongda istirahat ediyor ve hiç konuşmuyordu. Emir ve isteklerini yazıyla bildiriyordu. Karargah oldukça kalabalıktı. Fevzi Paşa, İsmet Paşa, Halide Edip Hanım, Adnan ve Refik Beylerden başka Yaver Salih ve Muzaffer Beyler vardı. Ayrıca mürettep kolordusuyla Kazım (Özalp) Bey de bulunuyordu.

Yatsı zamanı telefon çaldı. Üçüncü grup arıyordu. Atatürk ahizeyi alarak dinledi. Bir taraftan da Fevzi ve İsmet Paşaları çağırttı. Fevzi Paşa namaz kılıyordu. İsmet Paşa da giyiniyordu. Bu esnada Atatürk haritayı inceliyordu. Fevzi Paşa namazını bitirir bitirmez İsmet Paşa'yla beraber geldiler. O güne kadar konuşmayan Atatürk birdenbire paşalarla bülbül gibi konuşmaya başladı. Aldığı karar üzerine Fevzi Paşa vedalaşıp sabah namazında karargahtan ayrıldı.

O gün ikindiye kadar Fevzi Paşa'dan haber alınmadığı için Atatürk merak ediyordu. Emirleri üzere kimse telefonların başından ayrılmıyordu. Endişeler giderek artıyordu.

Nihayet tam ikindi vakti telefon çaldı. Herkes heyecanlıydı. Ahizenin öteki ucunda hiç konuşan yoktu. Atatürk, çelik gibi gözlerini ahize başındakilere dikmiş yüzlerinden bir şeyler anlamaya çalışıyordu.

Telefonda konuşan yoktu. Fakat biraz dikkat edince bandonun çaldığı marş sesi duyuldu. Bu, Gazi Osman Paşa marşıydı ve sesi gittikçe ahizeye daha da yaklaşıyordu.

Ahizeyi Atatürk'e verdiler. Belki fevkalade bir durum vardı. Atatürk ahizeyi kulağına götürür götümez gülümsedi ve derhal Kazım Paşa'nın çağrılmasını emretti. İçeriye giren Kazım Paşa'ya, telefonun Fevzi Paşa'dan geldiğini, durumun iyi olduğunu ve hemen mürettep kolordusuyla taarruza geçmesini emretti.

İşte düşmanın Eskişehir'e kadar çekilmesini sağlayan Sakarya Taarruzu Atatürk'ün bu hasta günlerinde yapılmıştı. Allah Konstantin'e değil, çalışanlara yardım etmişti."

Mustafa Kemal'in "Can Yoldaşı" Ali Çavuş, Zeynel Lüle

39. 1922...Kocaeli... 22.11.1938, Atatürk’ün huzurunda anlatılmıştır.



İzmit düşman saldırısından kurtulduktan bir süre sonra Mustafa Kemal İzmit’e gelmiş, bir zamanlar Sultan Aziz’in yılda birkaç gün güzel vakit geçirmek için devlet hazinesinden avuç dolusu para harcayarak yaptırdığı ve bugün Cumhuriyet rejiminin gerçek sahibine, yani millete verdiği şimdiki hükümet konağı olan köşke yerleştirilmişti.

O tarihlerde ünlü sanılan ve sonunda ünü gibi karakterinin de ne olduğu anlaşılan bir Fransız yazar ve romancısı Claude Farrere, Mustafa Kemal’i görmek özlemi ile İzmit’e gelmişti. Mustafa Kemal bu Fransız’ı o padişahlar köşkünün bir salonunda kabul ettiği bir sırada ben de diğer bazı vatandaşlarla beraber hazır bulunuyordum.

Claude Farrere, Mustafa Kemal’in karşısına çıkıp ellerini saygıyla tutar tutmaz, Türk’ün soyluluk ve erdemliğiyle beraber şahametini de bir çift mavi gözün derinliğinde bütün büyüleme ve alımıyla gördü ve bir şey söylemeye kendinde güç bulamadan dizleri çözülerek yere çöktü ve bayıldı.

Mustafa Kemal hemen bayılan adamı tedavi ettirdi. Claude Farrere kendine geldikten sonra bir süre Mustafa Kemal’in yanında kaldı.

İlk söze Claude Farrere başladı:

-“Beni maruz görünüz. Ben buraya bir şair ilhamıyla ve bir yazar duygusuyla gelmek isterken bana bir takım siyasal görevler vermek isteyenler oldu. Şaşkınlığın, baygınlığım bundan ileri gelmiştir. Sizin karşınızda siyasi bir rol oynamak amacıyla çıkmışken, sizi görür görmez bayıldım.”

Mustafa Kemal henüz kendisini ve giriştiği devrimin önemini ve büyüklüğünü anlamamış olanların siyasi aracı olmak üzere gönderilen bu zavallıyı avutarak gönderdi.

Kemal Öz

40. 1922...Afyon Kocatepe...


Sanatı: Gazetecilik.
(Falih Rıfkı)

Nereye gideceği: İzmir’e.

9 Eylül 338 tarihli yolculuk vesikam şimdi masamın üstünde.

Arka sayfasında fesli resmim ve biri Fransızca, biri İngilizce iki vize var.

Sözde kendi memleketimizdeyiz...

Yakup Kadri ile beraber Paquet Kumpanyası'nın Lamartine vapurundayız. Ta Kadifekale'de Türk bayrağını görünceye kadar İzmir'e çıkıp çıkmayacağımız bilmiyorduk. Eğer bir gecikme olmuşsa, vapurda kalacaktık.

Limanda derin bir sessizlik...

Zırhlıları ile kruvazörleri ile, torpidoları ile İngiliz donanması orada. 

Fakat bir dev uyumuş da ürkütmemek için sanki hepsi birbirine: "Sus" diyor.

Lamartine vapurunun Akdeniz memleketlerine gidecek bütün yolcuları da içlerinden konuşmakta. Bazılarının sözlerini işitiyorum:

"Zavallı şehir, yine mi Türklerin eline geçti?"

Rıhtım boyunda kapı eşiklerine çömelen silahlı askerlerle karşılaştık. Yüzleri güneş yanığı, üstleri başları toz içinde, hepsi taze zafer tütüyor. Fakat bir savaştan değil, bir trenden çıkmış gibi sade ve gösterişsiz bir halleri var:

-Ne yaptınız? diye sorsak, belki de:

-Hiç! deyip başlarını çevirecekler.

Boz esvaplarının büsbütün rengi atmış, sigara içiyor ve gelene geçene bakıyorlardı.

Önce Kramer Palas Oteli'ne gidip güçlükle üst katta bir oda bulduk ve eşyalarımızı bıraktık.

Sonra, sokağa çıktık. Başında Ankara Kalpağı ve uzun boyu ile Ruşen Eşref göründü:

-Mustafa Kemal Paşa'yı göreceksiniz, tabii... Ben sizi götüreyim... Karargahı hemen şuracıkta, eski bir Rum evinde... Neler gördük neler... Tarih oldu artık.

Rıhtımda bir yalının alt kat salonunda açık bir pencere: Başkomutanı yanlama görüyoruz. Tığ gibi bir asker, keskin, canlı ve yanık bir yüz... Karşısında ayak üstü selam duran iki İngiliz subayı. İstanbul'da bir sözleri ile küme küme insanlar hapse giren, Malta'ya sürülen, evlerinden kovulan, kapı uşakları bile Osmanlı nazırlarından daha dik konuşan üniformaları İngilizleri, Başkomutana put gibi selam dururken görmek, adeta içlerimizi soğuttu. Bunlar büyük rütbeli subaylar imişler. Zırhlıları da nerede ise rıhtıma yanaşık...

Yıldız Sarayı'nda Vahdettin'in yanında iken, "Ne yapacak?" diye Mustafa Kemal donanmaya bakıyordu; şimdi de donanma muzaffer Türk ordularının başkomutanı Gazi ve Mareşal Mustafa Kemal'e!"

41. 1922...Ankara... Fotoğraftan kısa süre annesi Zübeyde Hanım'ı kaybetmişti...



ACI BİR RÜYA 

Gün ağarmadan az önce Gazi, Ali'yi çağırmış;

".. Bir haber var mı?" diye sormuştu. Ali'de

".. Şifre geldi ama çözülmedi." demişti. Mustafa Kemal emir Çavuşu Ali'ye hüzünle baktı:

".. Annemin öldüğünü biliyorum." dedi. "Bir rüya gördüm, yeşil tarlalarla annemle dolaşıyordum. Birden bir fırtına çıktı, Anamı alıp götürdü."

Deşifre edilmiş telgraf eline verildiği zaman onu okudu gözlerini kapadı, bir an düşündü ve:

".. İzmir'e gitmiyoruz." dedi. "Treni İzmit'e çevirsinler."

16 Ocak 1923 günü akşamı için İzmir'e İstanbul gazeteleri başyazarlarını çağırmıştı. Çok önemli bir basın toplantısı yapacaktı.

Başyaver Salih Bozok tarafından çekilen telgrafta annesinin ölümü üzüntüyle bildiriliyordu. Atatürk, üzüntüsünü telgraf üzerine düşen, ama belli etmemeye çalışan iki damla göz yaşıyla belli etmemeye çalışıyordu...

Zübeyde Hanım, 15 Ocak 1923 günü akşamı hayata gözlerini yummuştu.

O yedi yıl süreyle cepheden cepheye koşan, en güzel günleri karargahlarda, çadırlarda geçen Mustafa Kemal anasının ölüm haberini bir trenin vagonunda almıştı. Onu seven kadın artık arkasında yoktu.

Acılarla, özlemle süren, mutlulukla biten koca bir ömür böyle geçmiş, böyle tükenmişti...

O gün İzmir'de Başkumandanlık Başyaveri Salih Bey'e şu telgrafı yazdırmıştı O:

"Dakika teahhuru

Mucib-i Mes'uliyettir.

Başkumandanlık Seryaveri Salih Bey'e

Verdiğiniz elim haber, beni çok müteessir etti. Merhumenin munasip bir tarzda merasim-i tedfiniyesini ifa ettiriniz. Cenab-ı Hak millete hayat ve selamet versin."

BaşKumandan

Gazi Mustafa Kemal

Kaynak: Atatürk Araştırma Merkezi, Atatürk'ün Annesi Zübeyde Hanım, Cemil Sönmez, 2. Baskı Ankara 1998

42. 1923...Kocaeli...



"Atatürk, ilk kalp krizini 1923 senesinin kasım ayında bir gün öğle yemeğinden hemen sonra, daha sofradan kalkmadan geçirmişti.

Atatürk'e yapılan tavsiyeler arasında: "Tütün ve kahveyi azaltmak" da vardı; hatta Latife Hanım her gün tabakasına 10 sigara koyuyor ve bununla yetinmesini rica ediyordu. Fakat O, Köşkteki hizmetçilerden birini kandırarak hususi sigarlarından yüzlük bir, iki paket almış, öğleden sonraları muntazaman devam ettiği, İstasyonda Hususi Kalem binasının üst katında bulunan çalışma salonundaki masasına gizlemişti. 

Bir gün salona girdiğim zaman bu paketlerden biri, açık olarak masanın üzerinde duruyordu. Beni görünce paketi orada unuttuğunun farkına varmış, utanır gibi olmuş, telaşla alıp, çekmeceye koyduktan sonra bana hafif bir tebessümle: "Misafirlere veririm diye getirmiştim de" demişti. 

Anlamıştım ki bu hususta da hem doktorların tavsiyeleri, hem de Latife Hanım'ın titiz tedbiri boşa gitmişti. O, yolunu bulmuş, yine istediği kadar sigara içiyor, aynı zamanda eskisi gibi olmamakla beraber sık sık kahve içmekte de devam ediyordu; tabiîdir ki devlet işleriyle iştigal etmekten, Büyük Millet Meclisi'ne devam ederek mühim müzakerelerde bulunmaktan da geri durmuyordu. 

Yani geçirdiği krizden epeyce sarsılmış olmasına rağmen, nihayet beş, on gün süren bir dinlenme ve perhizden sonra, aşağı yukarı yine eski yaşayış tarzına ve faal hayatına dönmüş bulunuyordu..."

Hasan Rıza Soyak

43. 1924...Kütahya...



"Milli kurtuluş mücadelesini eşsiz zaferiyle sona erdirdikten sonra, eğer isteseydi; O, herşey olabilirdi; mesela, müstevlilerle beraber, memleketi terk edip giden Osmanlı padişahlarının yerine geçmek, kendisi için işten bile değildi. Bu suretle kalan ömrünü, halkın muhabbet ve minnettarlık halesiyle çevrili olarak, büyük bir ihtişam ve rahatlık içinde tamamlayabilirdi. Bu hem mümkün, hem de bencil bir insan için tutulacak en çekici ve üzerinde yürünmesi, o nisbette, kolay bir yoldu.

Fakat istemedi; şahsı için kuvvet, pâye ve unvan peşinde koşan beşeri ihtiraslara mağlup bir insan değildi. Bu yoldaki teşvik ve tekliflere hiç iltifat etmedi.

"Kendilerine bir milletin talihi tevdi olunan adamlar, milletin kuvvet ve kudretini, yalnız ve ancak milletin gerçek ve elde edilmesi mümkün menfaatleri yolunda kullanmakla görevli olduklarını bir an hatırlarından çıkarmamalıdırlar" sözleriyle ifade ettiği akidesine bağlı kaldı. 

Kazandığı bütün kuvvetleri yalnız memleketin hayrına ve menfaati uğruna kullandı; padişahlığı kaldırıp Cumhuriyet ilanını sağladı. 

Arkasından hiç tereddüt etmeden, medeniyet alanında ilerlememize engel olup saf halka, kutsal olarak tanıtılmış olan birtakım geri ve kötü müesseseleri birer birer yıkmak gibi çetin, aşılması güç ve bilhassa şahsı için çok büyük tehlikelerle dolu bir yola girmekten çekinmedi; çekinmedi çünkü taparcasına sevdiği aziz milletinin gerçek kurtuluşunu bu yolda görüyor ve teşebbüslerinde başarıya ulaşacağından emin bulunuyordu.

Millete hizmet bahis konusu olunca, her fedakâlığa katlanmak ise O'nun hiçbir durumda değişmez olan şiarı idi..."

Hasan Rıza Soyak - Atatürk'ten Hatıralar
 
44. 1925...Kastamonu...



"1925 Nisan'ında, Türk Ocağı kurultayından seçilmiş 20, 30 kişilik bir heyet halinde, kurultay başkanı Ağaoğlu Ahmet Bey'i önümüze katıp, Çankaya'ya gidiyoruz.

O sıralarda Şeyh Sait isyanı yeni bastırılmıştı. Fevzi Paşa'nın o dağlık taşlık yolsuz bölgede, asilerin reisini bile kaçırtmayan demir çemberli planını anlattıktan sonra Gazi diyor ki:

"-Mehmetçiği gördünüz mü, Mehmetçiği? Din ve şeriat perdesine bürünerek ayaklanan o mürtecilere karşı, nasıl aslanlar gibi saldırdı, gördünüz mü?"

Ve kendi kendine söylenir gibi ekliyor:

"-Mehmetçik o ne elmastır o, Mehmetçik dünyanın en yiğidi, Mehmetçik..."

En büyüğümüzün en büyük cananı kimmiş, o gün öğrendik..."

İsmail Habib Sevük

45. 1926...


"İkramları pek yerinde idi. Fakat elinin bir hayli sıkıca da olduğunu söylemekten geçemem. Çünkü içimde pek latif bir acısı vardır.

Ara sıra kravat gibi ufak tefek şeyler alırdık. Bunun için meclisi iyice tenha olmalı, pek sevmedikleri aramızda bulunmamalı idi.

Bir akşam üç kişi kalmıştık:

Şükrü Kaya, Ruşen Eşref ve ben.

Aramızda bir tertip yaptık. Atatürk’e hediye gelmiş olan saatlerden birer tane almak istiyorduk. Eski köşkte idi.

Konuştuk, neşelendik ve meseleyi açtık. Pek ciddi:

- Ha bu akşam başka… dedi, Üç arkadaşımsınız. Ne çıkar birer saatten. Fakat insaf ediniz, kalabalık olduğunuz zamanlar herkese nasıl saat bulabilirim?

Müjde üçümüzün de ilhamlarımızı açtı. Atatürk’ü keyiflendirmek için elimizden geleni yapıyorduk. Bir müddet geçti saatleri hatırlattık. Zili çaldı, Nesip Efendi’yi çağırdı. Bu Nesip Efendi simsiyah, yaşlı ve güler yüzlü bir Sudanlı idi. Aklı ve nutku birbirinden kıttı. 4 -5 kelimelik bir cümlesini bile hatırlayamıyorum. Bir gün evdekilere:

- Çocuklar aklınızı başınıza alınız der.

Pek ehemmiyet verdiği bir mesele üzerine olduğu için uzun müddet düşündükten sonra nutkuna devam eder.

- Çocuklar başınızı aklınıza alınız.

İşte bu Nesip Efendi geldi, Atatürk:

- Yukarıda camekanda saatler var ya… al getir dedi.

Nesip Efendi gitti gelmez. İdareye bakanlar tarafından böyle şeylere pek dikkat etmesi için tembihli idi. Biz ha geliyor, coştuk, ha gelecek kaynaştık. Zaman hayli geçince de yine hatırlattık.

Atatürk zili kuvvetle vurdu. Nesip Efendi görününce bir hayli payladı.

- Ben sana söyleneni biliyorum. Beyler onlardan değil, ne diyorsam yap.

Nesip Efendi gitti gelmez. Biz nükteler savurup, birimiz bir şiir, birimiz bir şarkı tutturup Atatürk’ü keyifli tutmaya çalışıyoruz. Nihayet bir zil daha. Bu defa Nesip Efendi eline birkaç saatle geldi.

Atatürk:

- Getir bakayım dedi.

İnadına kötü görünenleri seçmiş olmakla beraber pek de fena şeyler değildi.

- Bu arkadaşlarıma bunları mı layık görüyorsun? Götür çabuk iyileri vardır onları getir emrini verdi.

Nesip Efendi yine gitti gelmez. Biz hep aynı şevk içindeyiz. Atatürk çok defa gülmekten gözleri yaşarıyordu. Ismarlama böyle bir meclis eğlencesi bulamazdı. Zamanlar geçti, hafifçe hatırlattık. Tekrar zile bastı, Nesip Efendi bu defa 2-3 başka saatle geldi. Atatürk bunları da beğenmedi. Biz kendimize pek layık bulmakla beraber daha iyisinden mahrum olmamak için onun fikrine katılmış görünüyorduk.

Nesip Efendi gitti gelmez. Gelir gider, böylece saatler geçti. Çankaya sabahı ağarmak üzere idi. Pek güzel bir gece geçiren Atatürk:

- Vakit geç, sizin de benim de yarın işlerimiz var. Saat meselesini başka zamana bırakalım demesin mi

Biz onu eğelendirdiğimiz kadar o da bizi oyalamıştı."

Falih Rıfkı Atay

46. 1927... İstanbul'a seneler sonra ilk kez gelmişti o gün...kıyıları dolduran kalabalıkları selamlıyordı...


"İlk İstanbul seyahatine giderken istediği kitaplar o kadar fazlaydı ki, karton kutular buldurup kütüphaneye getirtmiştim. 

Tam içine kitapları doldurmak üzereyken Atatürk kütüphaneye geldi ve ne yaptığımı sordu. 

"İstediğiniz kitapları karton kutulara doldurup özel trene naklettireceğim" deyince, "Dur biraz bekle" dedi. Kitap adedine şöyle bir baktıktan sonra kütüphaneden çıktı, odasına gitti. 

Biraz sonra, bir baktım iki tane cephane sandığını, muhafız alayı erleri getirip kütüphaneye koyuverdiler ve gittiler. Ne olduğunu anlamadan, bakıp dururken Atatürk içeri geldi, benim şaşkın şaşkın baktığımı görünce;

"Ne o Nuri oğlum, şaşırdın değil mi? Şaşırma, şaşırma... Savaşta bunlarla cephane taşıdık, sen o zamanlar çocuktun, bilemezsin, bu sandıklar benim için çok önemlidir. Şimdi o savaş bitti, yeni bir savaşımız başlıyor. O da kültür ve sanat savaşımızdır ve okumakla, kitapla olur; işte şimdi cephane taşıdığımız o sandıklara kitaplarımı koy, bu sandıklarla taşınsın, cephanenin yerini artık kitaplar alsın" dedi..."

Çankaya Köşkü Kütüphanecisi Nuri Ulusu'nun Hatıraları

47. 1928... İzmit'teydi o gün... Türk çocukları ve onları yetiştiren aydın öğretmenler nasıl da hayran gözlerle sevgiyle Büyük Kurtarıcı'yı izliyor...



"O DA BİR ÇOCUKTU"

Mustafa da bir çocuktu. O'nun da her çocuk gibi özlemleri, tutkuları, çocuksu davranışları vardı. O insanüstü bir varlık değildi. Ama tarihin yetiştirdiği, çeşitli alanlarda üstünlük gösteren ender kişilerdendi.

O, kendisinde insanüstü bir varlık olduğunu söyleyenleri hiç hoş karşılamamıştır. Çocukluğundaki bakla tarlasındaki bekçiliğini de söylemekten hiç çekinmemiştir.

Münir Hayri Egeli bir anısında şöyle anlatır bunu:

Atatürk, kendisinin insanüstü bir varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker' in sert çıkışlarını büyük bir neşe ile dinler ve hepimizin önünde tekrarlattırırdı.

Bir gün adını söylemek istemediğim bir kişi:

"Paşam". demişti. "Kim bilir çocukluğunuzda ne ayrı bir insandınız, kim bilir ne olağanüstü anılarınız vardır?"

Atatürk güldü ve Nuri Conker'e döndü:

"Nuri anlatsın." dedi.

Nuri Conker her zamanki alaylı diliyle:

"Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi." cevabını verdi. Demin ki soruyu soran kişi sözünün bu hale dökülmesinden fena halde ürktü. Soruyu ortaya attığına bin kere pişman oldu.

"Aman efendim." diyecek oldu.

Atatürk hemen sözünü kesti:

"Bana insanlar üstü bir doğuş yapmaya kalkışmayınız. Doğuşumdaki tek olağanüstülük Türk olarak dünyaya gelmemdir." dedi.

Atatürk’ün İstediği Çocuklar, Münir Hayri Egeli

48. 1929...Marmara Köşkü Terasında...


"Halk Partisi Gülhane Parkı'nda açıkhava balosu düzenlemişti. Atatürk harf devrimini ilk kez o baloda ilan etti. Büyükada'daki Yat Kulübü'ne gitmek üzere geceyarısı Gülhane Parkı'ndan ayrılıyorduk. Kendisini uğurlayan halk arasında Atatürk'ün gözüne çarşaflı bir kadın ilişti. Kadın, sımsıkı bir çarşaf giymişti. Yalnız bir gözü açıktaydı. Atatürk hemen o kadına doğru gitti ve ikisi konuşmaya başladı:

"Hanımefendi, adınız nedir?"

"Hafız Hanım..."

"Nerelisiniz?"

"Eyüpliyim."

"Hafız Hanım, benim hatırım için başındaki şu siyah örtüyü atıp etrafı daha rahat görmek istemez misiniz?"

Atatürk bu sözleri söyler söylemez, kadın hiç cevap vermeden iki eliyle sımsıkı sarıldığı çarşafını başından çıkarıp attı.

"Sana kurban olurum" diyerek, Atatürk'ün ellerine sarılıp öptü. 

Bu olay halkı müthiş coşturdu. Atatürk birdenbire kendisini kalabalığın ortasında buldu. Korunması için alınan önlemlerin hepsi boşa gitmiş, polis ve jandarma bile kalabalık içinde kaybolmuştu. 

Halk O'nu "Dağ başını duman almış" marşı ile uğurluyor, Atatürk de halkla birlikte marşı söyleyerek yürüyordu..."

Atatürk'ün Sırdaşı Kılıç Ali'nin Anıları

49. 1930...İzmir "Biz, Hiçbir Zaman Mevkii İktidarda Kalacağız Diye İddiada Bulunmadık!"


Serbest Fırka günleriydi. Genel Sekreter Hasan Rıza, olan biten olaylar hakkında memleketin çeşitli yerlerinden gelen telgrafları Gazi’ye sunmuştur. Gazi bu telgrafların bildirdiği haberlerden canı çok sıkılmıştır. Bu nedenle Gazi ile Hasan Rıza arasındaki konuşmada Gazi şöyle konuşmuştur:

-“Fethi Bey, bu işi yapamadı. Konuyu hemen ayak takımlarına aktardı. Buna rağmen olan olmuştur. Biz şimdi işimize bakalım.” Hasan Rıza, bazı kuşkularını açıkladı:

-“Paşam, görülüyor ki vaziyet korkunçtur ve tehlikeye doğru gidiyor. Bu durum karşısında acaba ne yapmamız gerekecektir.”

-“Bu bir anarşi görüntüsüdür. Biraz daha ilerler ve önüne geçilmez olursa o zaman ben derhal Fırkanın başına geçeceğim. Fethi Bey’i de ikaz ederek ve onunla beraber önce karşımıza çıkan gericiliği ve anarşiyi yok etmeye çalışacağım. Evvela onlarla mücadele edeceğim.”

-“Paşam, ya Fethi Bey ve arkadaşları vaziyetten faydalanarak iktidarı ele geçirirlerse?...”

-“Olabilir. Hiçbir zaman iktidarda kalacağız diye bir direnmede bulunmadık.”

-“Paşam, ya onlar iktidara geçtikten sonra devrim esaslarından dönerlerse?” Kaşlarını çatarak:

-“Haa!.. İşte o zaman sen, ben ve devrime taraftar olanlar birleşir böyle bir kalkışmayı derhal yok ederiz. Bundan asla şüphen olmasın.”

Niyazi Ahmet Banoğlu- Nükte ve Fıkralarla Atatürk

50. 1931...işte her Türk'ün duvarında asılı olan o meşhur fotoğrafı...Marmara Köşkü balkonundaydı o gün... 



51. 1932...Belgrat Ormanları'nda çekilmiş fotoğraf...



52. 1933... Güvenle, göğsünü gererek izliyordu Türk gençliği ve mehmetçiği o gün...



Yıl 1933... Ekimin 29'u...

OLAĞANÜSTÜ BİR GÜNDÜ

İsmet Kür anlatıyor:

Herkesin bir yığın anısı vardır kuşkusuz... Değer verdiği, sevdiği, unutmak istemediği ya da istediği. Ama kimi ender anılar vardır ki, heyecanı, mutluluğu, anlamı gitgide büyür, büyür, büyür, devleşir. Anlatmak istediğim böyle bir dev anı...

Yıl 1933... Ekimin 29'u.

Çiçekleri az, ağaçları henüz büyüyüp serpilmemiş, binaları çoğalmamış bir başkent... Ama, taşından toprağından, serpilmemiş ağaçlarından, asfaltlanmamış yollarından içtenlik, mutluluk, gurur, onur fışkıran sıcacık bir Ankara... Sıcaklığını, içtenliğini, her yanını dolduran kıpır kıpır insanlardan alan... Yurdun dört bucağından koşup gelmiş, müthiş bir kalabalık... Onu görmek, onunla tanıdıkları mutluluğun 10. yılını onunla geçirmek, onunla paylaşmak için... Yüzleri, sevginin, güvenin ışıklarıyla aydınlık... Çoğunun üstü başı perişan... Ama ne gam? Yürekleri perişan değil; sevgileri, yarınlara olan umutları, güvenleri sapasağlam.

Ben, yılları 90'a yaklaşan ömrümde, böyle aydınlık, böyle güvenli, böyle bütünleşmiş ve böylesine büyük bir kalabalık hiç görmedim... Ne Türkiye'de, ne de görebildiğim ülkelerin bayramlarında, en önemli günlerinde.

Biz, taa Edirne'den gelmiştik. ("Taa" diyorum; o günkü trenlerle Edirne, "taa" denilebilecek kadar uzaktı Ankara'ya. Ama Kars'tan, Van'dan, kısacası Türkiye'nin her yerinden gelmişti öğrenciler.) Edirne Kız Öğretmen Okulu izcileri arasından seçilmiş otuz tane genç kız, Gazi Eğitim Enstitüsü'nde konuk edilmiştik.

O zamanlar Ankara'da böyle stadyumlar, hipodromlar yoktu elbet. Ama şimdi özlemini duyduğumuz geniş alanlar vardı. O gün ve de bir gün önce toplandığımız alan, sanırım, istasyonla Gazi Eğitim binası arasındaydı. Şeref tribünündeki davetli sayısı iyice çoktu. Hemen her ülkeden gelmiş devlet başkanları, başbakanlar, en üst düzeyde askerler, siviller ve daha bir yığın yerli, yabancı konuk... Ve tabii, Mustafa Kemal... Tribünleri dolduran onca fraklı insan arasından ve iyice uzaktan bakarken, inanması zor ama gerçek o fark ediliyordu. Sadece o, başka hiç kimse değil...

Gerçekten garip, olağanüstü, sözcüklere sığmaz bir çekiciliği vardı Mustafa Kemal Atatürk'ün... En hasta günlerinde bile yitirmediği.

Tören, on binlerce gencin söylediği ulusal marşımızla başladı. Biz, o zamanın gençleri için, ulusal marşımızı doğru ve coşkulu söylemek doğal bir şeydi. Ama, o günün havası içinde, onca gencin birlikte söylediği bu marşın yarattığı heyecanı, mutluluğu anlatmak olası değil. Ardından da 10. Yıl Marşı söylendi, aynı coşkuyla.

Ve O'nu dinledik...

Alkışın, bu kadar içten, böylesine hayranlık dolu ve uzun olanına o gün, orada ilk kez tanık oldum... Hem de son kez.

Sonra o dolaştı; bayramı kutladı. Açık bir arabada, ayaktaydı... Tanrım, ne kadar zarif, ne kadar yakışıklı bir adamdı!.. Ve ne kadar güzel bir insan...

O, geçerken, öğrencilerden, öğretmenlerden ve halktan bayılanlar oldu. Ve kızlı erkekli ağlamayan kimse yoktu benim görüş alanım içinde.

Ben üçüncü kez görüyordum Mustafa Kemal'i. Önceki görüşlerimde de müthiş heyecanlanmıştım elbet. Heyecandan çok öte bir şeydi yaşadığım. Benim hala adını bulamadığım bir duygu seli... İkinci görüşümde, yakınıma geldiğinde gözlerine bakmaya iyice kararlıydım. Ama ne mümkün... Hele de elimi sıktığında... O anın mutluluğunu bile yaşayamadım, öylesine sersemlemiştim. Gene de o gün, o geçerken duyduklarım, öbürkülerinden çok daha güçlüydü... Ya da daha farklı... Evet, daha farklı. Çünkü artık ona duyduğum bilinçli bir hayranlık ve saygıydı.

Çağımızın en zeki ama kendini ve milletini en beğenmiş adamlarından biri olan Lloyd George'un dediği ve tarih bilen aklı başında herkesin katıldığı sözleri anımsamamak mümkün mü? İngiltere Başbakanı, şöyle diyordu bir konuşmasında: "Yüzyıllar çok seyrek dahi yetiştirir. Şu talihsizliğe bakın ki, o büyük deha, çağımızda Türk milleti içinden çıktı. Mustafa Kemal'in dehasına karşı elden ne gelir?"

Kaynak: Anılarla Mustafa Kemal Atatürk, İsmet Kür, Alfa Yayınları, Sayfa: 18-21

53. 1934...İran Şahı Pehlevi'nin ziyareti...



"Mustafa Kemal 1934'de Atatürk soyadını almıştır. Hiçbir büyük Türk, ondan önce "Türküm" dememişti.

Türk, Osmanlıca'da kaba ve köylü demekti. Şehir efendisi alafranga ise Osmanlı, alaturka ise Müslüman'dı.

Atatürk, Cumhuriyetin onuncu yıldönümündeki kısa nutkunu şu sözlerle bitirmiştir:

"Ne mutlu Türküm diyene!"

O bir milliyetçi idi; fakat ırkçı değildi. Onun anlayışında vatan Türkiye, Türk de Türkiyeli demekti. Bir gün kendisine:

-Ya öteki Türkler? diye sormaları üzerine:

-Hepsinin vatanı burası. Hepsi için yurdumuzda yer var cevabını vermişti..."

Falih Rıfkı Atay
 
54. 1935... Minik Ülkü'süyle çocuklar gibi eğlenmişti o gün...



"(...)Bir bakış işaretiyle yanına gelen görevliye, "İsmail Habib'e rakı veriniz" dedi. Eyvah, biz Fuat Fazlı ve bir iki arkadaş, o akşam küçük odada viski içip duruyorduk. 
Şimdi rakı karıştırmak... 

Fakat değil mi ki emreden O, zehir olsa içeceksin.

Kadehini uzatıyor:

"İsmail Habib'in şerefine!"

Herkes kadehini almış; ben bir elimde kadeh bir elimde su bardağı ayağa kalkarak baş eğiyorum:

İnsanı kadeh değil, O'nun centilmenliği sarhoş etmektedir!

Yine şerefe, yine kalkış. Fakat ne o? Yavaş yavaş sesinin perdesi değişiyor; ilgi, ince bir alaya dönüyor gibi:

"Habib Bey'in şerefine."

Biraz sonra,

"Habib Beyefendi'nin..."

Eyvah, belli zaparta gelecek. 

Sebep?

Bilmiyorum ki...

Bilmem kaçıncıda, o yine kadehini uzatmış, ben yine ayağa kalkmışken,

"Beyefendi, sakın rakı boğazınızı yakmasın?" diyor.

Oooh...

Karanlığı aniden aydınlatan şimşek gibi neye içerlediğini sezdim:

Anlatılmaya hiç gelmez; özrünü açık söyle, peki; içmiyorsan içmediğini bilsin; fakat içer görünerek içmemek; buna dehşetli kızardı. Ben de rakı denen zıkkıma, kokusunu sevmediğim için, su koyamam; sert olduğu için de susuz içemem; çareyi kadehin bir yudumunu bardağın üç beş yudumuyla bastırmakta bulurdum.

Demek kadehe su koymadığımı görünce, rakı yerine su içiyorum sanıyor öylemi?

Hiçbir söz söylemeden bardaktan kadehe biraz su boşalttım. Kadehte beyaz helezonların döndüğünü görünce, gözlerinin o ışıklı zebercetliğiyle öyle pırıl pırıl güldü ki...

Artık "Bey" "Beyefendi" filan kalkmış, çok şükür yine İsmail Habib kalmıştım!"

İsmail Habib Sevük

55. 1936'dan bir kare... kimler gelmemişti ki O'nu ziyarete...işte İngiliz Kralı...


İngiltere Kralı bu ziyaretinde, Atatürk'ün üstün zekâ ve öngörüsünden çok etkilenmiş, İngiltere'ye döner dönmez İstanbul Büyükelçisi'ne Atatürk'ün doğum gününü öğrenmesi için emir vermişti...

Dışişleri Bakanlığı’nın 'Atatürk’ün doğum günüyle ilgili olarak' 10 Kasım 1936 tarihli Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ne yazısı: 

《“İngiltere Maslahatgüzarı Mösyö Morgan, Bakanlığımıza müracaat ederek Cumhurbaşkanımızın doğum günü münasebetiyle İngiltere Kralı VIII. Edward tarafından hususi ve samimi bir tebrik telgrafı çekileceğini söylemiş ve Atatürk’ün doğum tarihinin bildirilmesini rica etmiştir. 

Durumu arz eder ve İngiltere Büyükelçiliği’nce istenilen bilgi uygun görüldüğü takdirde bildirilmesine müsaadelerinizi rica ederim” 》

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin, Dışişleri Bakanlığı’nın 10 Kasım 1936 tarihli yazısına cevabı: 

“Cumhurbaşkanı Atatürk’ün 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuş olduklarını arz ederim”

56. 1937'de tekrar Diyarbakır'daydı 1917'nin 'Sarı Paşa'sı...



Affetmeyi Severdi

Amasya’da bulunduğu sırada bir aralık Milli Mücadeleye muhalefet yolunu tutmuş bulunan eski paşalardan biri bir gün Ankara’da beni ziyaret etti. Mustafa Kemal Paşa’nın kendisini affetmesini istiyordu. Bunun için de benim yardımımı ricaya gelmişti. İstemini Mustafa Kemal Paşa’ya arz ettim. Önce ziyareti kabul etmek istemedi. Hatta:

-“Nasıl? O adam hala serbest mi dolaşıyor?” Diye sordu.

-“Serbest dolaşıyor olmalı ki, huzurunuza çıkmak cesaretini göstermiş!” Dedim ve ilave ettim:

-“Af, sizin büyüklüğünüzdür! Kendisini affetmeye mecbursunuz!”

-“Peki... Düşünürüz!” Dedi, Fakat bu işin arkasını bırakmadım:

-“Kendisine söz verdim! Bu büyüklüğü göstereceksiniz!” o zaman:

-“Peki!, çağırınız gelsin!..” Ve eski Paşa, ayaklarına kapanarak, ondan af dilerken, Mustafa Kemal Paşa, güya arada hiçbir olay olmamış gibi, kendisini güler yüzle karşılayarak, yanındaki sandalyeye oturttu. Sigara verdi, kahve ısmarladı ve geçmişe hiç deyinmeyerek, onunla birkaç dakika konuşmaktan çekinmedi.

Atatürk, büyük adamdı. Affetmesini çok severdi. Kimleri ne zaman affedeceğini de bilirdi...

(Yahya Galip), Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, İstanbul 1967, s. 114–115

57. 1938...



Son istediği "enginar"dı, fakat yemek nasip olmadı...

Kılıç Ali anlatıyor:

Son zamanlarda çok dermansızdı. Ayakta duramayacak duruma gelmişti. Bu yüzden banyoya gitmesi için özel bir araba yaptırılmıştı. Bu arabayı çok ender kullandı. Yine her sabah gazeteleri düzenli inceliyordu.

O günlerde Atatürk'ün canı enginar istemişti. Mevsimi olmadığı için, Hasan Rıza Soyak Hatay'dan telefonla enginar siparişi vermişti. Ertesi sabah odasına girdiğimde bana sordu:

"Yahu doktorlar bana niçin enginar yedirmiyorlar?"

Ben de kendisine enginar mevsimi olmadığı için Hatay'a sipariş edildiğini ve bu günlerde geleceğini söyledim. Memnun oldu.

Bu enginar yemeği Atatürk'ün yanında bulunduğum uzun yıllar içinde içten arzu ederek sipariş ettiği 'ilk ve son' yemekti.

Maalesef bunu yemek kendisine nasip olmadı..

Son Güncelleme: 11.11.2016 14:11
Yorumlar

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol