Sanat, insan ve toplum üzerine…

Düşünen, konuşan ve gülen bir canlı türü olarak insanın doğayı, kendini ve hayatı, anlama ve ifade etme çabası bir taraftan yazının icadına yol açarken bu süreç bize sanatı, felsefeyi ve bilimi armağan etmiştir.

Gazanfer Eryüksel 29.05.2017, 18:02
Sanat, insan ve toplum üzerine…

Sanat, insan ve toplum üzerine

Gazanfer ERYÜKSEL

Düşünen, konuşan ve gülen bir canlı türü olarak insanın doğayı, kendini ve hayatı, anlama ve ifade etme çabası bir taraftan yazının icadına yol açarken bu süreç bize sanatı, felsefeyi ve bilimi armağan etmiştir.

Bu sözlerimizin ışığında Türkiye’nin son çeyrek yüzyılına bakmaya çalışırsak birçok ifade gibi “sanatçı” kavramının da binlerce yılda oluşan içeriğinin dönüştürülerek köklerinden koparıldığını görmekteyiz.

Sanatla uğraşmak veya sanatçı olmak… Bulanık suda avcının av olması…

Sanatçı, bireyselden toplumsala veya tersi bir bakışla hayatı, doğayı ve zamanı yeniden üreten kişidir. Bu süreçte sanatçı adayı, olmak veya olmamak eşiğinde kendi söyleyiş tarzını inşa etmek zorundadır. Bu durum varoluşun, zamanı aşabilme umudunun kıyısıdır. Buna sanatçının bireyselleşmesi diyebiliriz. Esere bakan, okuyan ve dinleyen, sanatçının imzasını görmeden ifade biçiminden, üslubundan kime ait olduğunu algılar. Eserdeki söylem sanatçının görünende görünmeyen imzasıdır.

 Sanatçının kendi tarzını inşa olgusu, tercihlerle gidilen bir yoldur. Tıpkı hayat gibi… O tercihi yapan kişi bu seçiminin maddi ve manevi bedelini peşin öderken sanatçı olabileceğine dair bir güvencesi de yoktur. Hatta bu çileli yolculukta o sanatın eğitimini almış olmak bile yeterli olmayabilir.

Buradan sanatla uğraşmak ile sanatçı olmaya geçebiliriz. Türkiye’nin son çeyrek yüzyılında halka yönelik resim kursları (atölyeler) ile “yaratıcı yazarlık” ve “şiir atölyeleri” giderek çoğaldı. Buna amatör koroları da eklememiz gerekir.

İşte meselenin zırt dediği yer burada başlamış ve bir heyelan gibi yayılmış, sanat kendi tanımından hızla uzaklaşmıştır. Meselenin görmezden gelinen yanı, sanatla uğraşmakla sanatçı olmanın arasındaki derin uçurumdur.

“Sanatla uğraşmak” şüphesiz toplumun her kesimi için çok yararlı bir meşguliyettir. Buna verilen ad ise “hobi”dir. Sanat öylesine şifalı bir uğraştır ki hiçbir yan tesiri yoktur. Yukarıda belirttiğimiz koro, atölye ve kurslara gidenler kendi kişisel sorunlarını öteleyerek hoş vakitler geçirmektedirler. Sosyal hayatta bundan güzel ne olabilir? Müzikle, resimle uğraşırken ne şekerinizi düşünürsüz, ne kolesterolünüzü veya tansiyonunuzu…  Ancak kursa gidip resim yapmakla ressam, arada yazı yazmakla yazar veya arada şiir yazmakla şair, koroda çalgı çalarak veya şarkı, türkü söyleyerek saz sanatçısı ve ses sanatçısı olunamayacağı gerçeği görmezden gelinerek “Biz sanatçıyız” vb söylemler sonucunda sanatımsı sonuçlar giderek çoğalmakta toplum da sanatı bu heveskâr üretimlerden ibaret sanmaktadır. Hatta hızlarını alamayıp açtıkları atölyelerde kurs verenler mi arasınız, kendilerine “sanatçı, ressam” vb kartvizit bastıranlar mı?

Kurslarda resim yapanlar bir fotoğrafı karelere bölerek ve her kutuya düşen görüntüyü tuvale taşıyarak bir üretim içindedirler. Teknolojinin getirdiği olanaklar ise işi daha da kolaylaştırmakta çizilecek resim bilgisayar marifetiyle tuvale kaydedilmekte heveskâr sadece o renkli görüntünün üstünden geçerek resim yaptığını söylemektedir. Açılan karma veya kişisel sergileri gezen ve resimden nasiplenmiş gözler bu çalışmaların “sanatçının bireyselleşmesi” diye ifade ettiğimiz bir söylemden (üslup) ne denli uzak olduğunu rahatlıkla fark etmektedirler. Aynı imzayı taşıyan üç resim üç ayrı fotoğraf veya resimden kopya olduğundan ortak bir dil ve üslup olması da imkânsızdır.

Toplum hayatı bileşik kapların en güzel örneklerindendir. Son dönemde resimde yaşananlar yazı dünyamızda da yaşanmaktadır. Yayın sektöründe yeni bir tarz başlamış ve hızla yayılmıştır. Kitap edinmek isteyenler ellerindeki dosyayı bu yeni tür yayıncıya bastırarak “kitaplı yazar-şair” olmaktadırlar. Bu yeni tür yayın evleri için kitabın nasıl satılacağı, satılmazsa zarar edecekleri gibi bir olasılık yoktur. Ticarette “kâr zararın kardeşidir” derler. Gel gör ki bu yeni yayıncı için zarar diye bir ihtimal hiç yoktur. Çünkü heveskârın kitabının maliyeti iki ise piyasa şartlarına göre dörde veya beşe basarak yuvarlanıp gitmektedirler.

Kitapların içine baktığınızda editörden, redaktöre isimler yer alsa da daha kitabın arka kapağında veya önsözünde dahi anlamına gelen “de” ve “da”ların ayrı yazılmadığından başlayarak her türlü kural dışılık tepeden taşmaktadır. Kitapların tasarımındaki özensizliği de bunlara ekleyebiliriz. Bu kitapların okur ile nasıl buluşacağı ise sorunun ayrı bir boyutudur. Kitaplar evlerde “Çin Seddi” gibi yer tutmaktadır.

Bu durum Türkiye’nin giderek yaygınlaşan bir sorunudur.  Birkaç gün önce sosyal medyada Veysel Çolak’ın da ve benzer sıkıntıları sosyal paylaşım sitesindeki sayfasında dile getirdiğini gördüğümde hiç de yalnız olmadığını fark ettim.

“ŞİİR ORTAMI YANILTICI! DİKKAT!”

“Şiir ortamının yanıltıcı olması herkesi, en çok da şiir yazmaya yeni başlayanları etkiliyor. Ayrık otu gibi yayılmış, güzel şiirin öne çıkmasını engelleyen çirkin şiirlerin hep gündemde tutulması, beğeninin de yok olmasına neden oluyor. Şiire yeni başlayanlar / başlamak isteyenler, bu metinleri şiir sanıyor. Durum bu olunca yazılanlar da şiir olamıyor hiçbir zaman. Şimdilerde yoğun olarak yaşanan bu şiir şişkinliğinin (enflasyonunun) giderilmesi için herkese görev düşüyor. Bu yanılgıyı dibine kadar yaşayanlara ne dense faydası yok. Hiç değilse şiire yeni başlayanlar usta şairlerden yapsın çıkışını.”

(Veysel Çolak, 23 Mayıs 2017)

“ŞİİRE SAYGI, İNSANA SAYGIDIR!”

“Hiç bir şey benim için fetiş (tapıncak, put) olmadı, olamaz da; ama sanatı, şiiri çok önemsediğimi söyleyebilirim. İnsanların sanatla uğraşmasını daha çok önemserim elbette. Başarısız her sanat yapıtına getirdiğim eleştiriler ise yanlış anlaşılıyor. İnsanların şiir yazmasına, resim yapmasına; taş, mermer, ağaç yontmasına karşı çıktığım sanılıyor. Hiç de öyle değil, Herkesin şiirle, resimle, heykelle ilgilenmesini, bu alanlarda bir şeyler yapmak için uğraşmasını isterim. Çünkü bu uğraşı içerisinde olanlar çirkin şeyler düşünemezler, arınırlar. Öte yandan, yeter ki yazdıkları şiiri, yaptıkları heykeli ve resmi sanat yapıtı olarak dayatmasınlar. Sanata, şiire, insana saygıdır bu. Çünkü yetkin (mükemmel) olmayan 'bir şeyi' insanlara götürmek, suçtur. İşte bu anlaşılmıyor…”

(Veysel Çolak’ın sosyal paylaşın sitesindeki sayfasından… 26 Mayıs 2017)

Bu çileli yolculukta o sanatın eğitimini almış olmak bile yeterli olmayabilir demiştik ya… Bırakınız emekli olduktan sonra kursa giderek resim yapmayı veya korolarda şarkı, türkü söylemeyi nice insan Güzel Sanatlar Akademisi mezunu olduğu halde ressam, heykeltıraş olamamış resim öğretmeni, konservatuar bitiren nicesi müzik öğretmeni olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Benzer durum edebiyat fakültesi mezunları için de geçerli değil midir?

Şiir, şüphesiz Türk toplumunun kendini ifade etmede en derin kültür köküdür. Şiir yazana şair, şarkı sözü yazana ise güftekâr denen bir gelenekten geldiğimizi hatırlatmak isterim. “Ses sanatkârı”, “Saz sanatkârı” ifadelerini ne zaman yitirdik? Bu süreç ne zaman ve nasıl başladı? İşte bunu kırılmayı konuşup tartışarak yaşanan darboğazı aşma konusunda mesafe kat edeceğimizi düşünüyorum. Her şeyin “gibi”leştirildiği bir dönemde sanat da ister istemez bileşik kaplar gereği bu dalganın altında kalmıştır. Söz konusu olgunun ekonomi politiği ise 12 Eylül 1980 darbesi sonrası yaşanan toplumsal değişim ve dönüşümdür.

Kaynak: KamuGundemi.com
Yorumlar (0)
Günün Anketi Tümü
Üniversiteli İşçilerin Statü Değişikliği Talebini Haklı Buluyor musunuz?
Üniversiteli İşçilerin Statü Değişikliği Talebini Haklı Buluyor musunuz?

Gelişmelerden Haberdar Olun

@