Ekonomik krizler niçin mecrasına evrilemez?

Ekonomik krizler niçin mecrasına evrilemez?

Ekonomik krizler niçin mecrasına evrilemez?
21/09/2015 Pazartesi
Ekonomik krizler niçin mecrasına evrilemez?

Ne gariptir, genellikle bir dokuda oluşan krizlerden korkulurken, kapitalist krizlerden "fırsat" olarak söz edilir. Bu durum, biri geçmişle, diğeri ise gelecekle ilgili olarak iki süreci ifade eder.

Süreçlerin kısaca tartışılmasına gelecekle ile ilgili olanla, "fırsat" sözcüğünden ne kastedildiği ile başlayalım. Yaygın olarak bilindiği üzere, bu sözcük daha çok başat iktisat yandaşlarının ortaya attığı ve bu modayı bilmeden izleyen ya da kaçırmak istemeyenlerin de kullandığı terimdir. Başat iktisat söylemi sermaye yanlı olduğundan, bu söylemle her şeyden önce kamuoyuna krizlerin çok tehlikeli bir gelişme olmadığı görüşünü yansıtma görevini üstlenir. Diğer yandan, başat iktisat söylemi krizlerdeki ikinci işlevi ile de, krizle büyüyen sermaye kesimine yol gösterirken, piyasadan silinen ve/veya büyükler tarafından yutulan sermaye kesimine de, krizden yararlanamamalarında yeterince girişimci olmadıkları ya da uzağı görme konusunda basiretli davranamadıkları nedeniyle hatanın kendilerinde olduğu telkininde bulunarak, sistem sorununu bireysel algılama ve/veya davranış eksikliği görüntüsüne dönüştürür. Burada "fırsat" olarak sözü edilen, bir yandan ucuzlayan girdi ya da hammadde fiyatlarından yararlanarak ileride açılacağı düşünülen alanlara yatırım yaparak yeni sömürü odaklarının faaliyete geçirilmesi ya da güçlü sermayenin krize dayanamayan zayıf sermaye kesiminin varlıklarına ve piyasaların el koyarak büyümesidir. Kısacası, "fırsat" sözcüğü, sömürücülere yeni olanak kapılarını ifade etmektedir.

Başat iktisat yandaşlarının krizlerin böylesi fırsat olduğu ya da oluşturduğu üzerinde dururken o denli yanlı davranmakta ve sistemi geri plana çekmektedirler ki, böylesi fırsattan yararlanan sermayenin giderek büyümesi ve teknolojik olarak ileri hamle yapmasının ileriye yönelik nasıl daha sık oluşacak krizlere gebe ortam yaratacağından söz etmezler. Krizden çıkışın bir yolu da teknolojik atılım yaparak hem rakip sermayeleri değersizleştirmek hem de piyasalarda yeni talep oluşturmaktır. Ancak, bu süreç de bir süre işlerin yoluna girdiği görüntüsü yaratırken, tedricen oluşan yeni ve daha derin krizlere de kapı aralar. Başar iktisat yandaşlarının bu tutumunu cehaletle mi yoksa sadakatle mi açıklamak gerekir, bilemiyorum!

Cehalet ya da sadakat, böylesi davranışlar ya da açıklamalar toplumda karşılık bulduğu sürece tutunur ve yaygınlaşır. İşte, bu süreci sağlayan mekanizma da geçmişle ilgili oluşuma taşır bizleri. Zincirlerinden başka kaybedeceği bir şeyi olmayanlar kadar, onlardan daha "sosyal suçlu"(!) konumunda görülmesi gereken ücretli kölelerin krizden şiddetle etkilenmelerine rağmen niçin sistemle uyumlu davrandıkları sosyologlar tarafından izaha muhtaç bir konudur. Bu konuda birçok iktisatçı ve sosyolog kafa yormuştur, ne var ki, sosyal olaylar açıklanabilir olduğu halde, istenildiği şekilde ve hızda değiştirilemez, çünkü sosyal davranış kalıplarının değişmesinin de kendi kuralları vardır.

Sosyal davranış kurallarının da genelde sistemin bağışıklık sistemi tarafından örüldüğü hatırlanırsa, akademik çevrelerin nasıl bir gaflet içinde olduğu açıkça anlaşılır. İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında Batı dünyasında uygulanan sosyal devlet politikalarının hangi ortamda sahneye koyulduğu ve neyi amaçladığı dahi sorgulanmadan dönemin "pembe" sıfatı ile anılması, bunun da ötesinde o dönemin koşullarının bulunmadığı günümüzde de hâlâ böyle bir uygulamanın olabileceği hayali ile yaşamak ise başka türlü cehalet ya da anlaşılamaz deha belirtisi olabilir!

Benzer şekilde finans kesiminin yükselmesi, bu yetmediğinden küreselleşmeye geçilmesinin nasıl bir insanlığın aşaması, bir ileri medeniyet görüntüsü olarak algılandığını hep beraber gördük ve yaşadık. Son kertede, temeli daha 1938 yılında atılmış, bilimsel(!) rampasına da 1947'de oturtulmuş neo-liberalizm aşamasına methiye düzenleri gördük. İyi ki 2009 krizi oldu, oldu da devletler sahaya indi ve bu çılgın gidişe ister istemez fren koydu, her ne kadar FED farklı yaklaşım yaptı ise de!

Geçen yıllarda bir slogan yaygınlaştırıldı: "daha çok iş/daha fazla para/daha büyük piyasa" (more job/more money/more market). Bu üçlemeyi kim ya da hangi çevre ortaya attı diye sorarsak, yanıt, Dünya Bankası'dır. Çok doğal, çünkü sermayenin doymaz iştahı durmadan piyasaların genişletilmesini zorlamaktadır. Finansallaşma ve küreselleşme ile hemen tüm genişleme olanakları tüketilmiş bulunmaktadır. Bu durumda, veri mekan ve mali olanaklarla  entansif olarak genişleme yaratacak şekilde, tam da Keynes'im ima ettiği biçimde emekçilere aşırı hırçın davranılmaması telkin edilmeye çalışılmaktadır.

Kapitalizmin acaba bu yolla mı mecrasına evrilecek, yoksa tarih kapitalizme kendisini sonlandıracak yeni bir insanî mecra mı gösterecek!

İktisat dahilerimiz nefeslerini tutarak FED'in faiz konusundaki kararını bekledi. FED ise, Çin'den de korkmadan, zaten Çin'e olan ihracatı ulusal gelirinin % 1'inden dahi küçük olarak, korkmasına da gerek olmadan, kendi iç dinamiklerine bakarak Eylül ayını da faizde değişiklik yapmadan kapattı, karar daha sonraya kaldı. Ana akım iktisatçıları için daha konuşulacak çok konu, daha doğrusu analiz yapmadan sebep-sonuç ilişkisine girmeden, olanı anlatır şekilde totolojik muhabbet alanı var!

İzzettin Önder-soL

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.