EGO'nun Siyasetle İmtihanı

Kararlılık

Ekim devriminin hemen öncesinde bir Menşevik meclis kürsüsünden Koalisyon hükümetini savunuyor ve şunları söylüyordu: "Şu anda ortada: 'İktidarı bize bırakın, siz gidin; yerinizi biz alacağız' diyebilecek bir parti yoktur. Böyle bir parti zaten Rusya'da yoktur." Sovyet Kongresinin o sırada en az delegesine sahip olan Bolşevik parti lideri Lenin oturduğu yerden bu sözü yalanlamıştı: "Bu parti vardır!"[1]

Kuşkusuz Lenin'e bunu söyleten, partisine olan güveniydi. Çünkü Bolşevik parti, diğerlerinden çok sıkı örgütlenmiş ve disipline olmuş yapısıyla ayrılıyordu. Lenin'in liderliğinde Bolşevikler makine düzeninde işleyen bir siyasi örgütlenmeye imza atmışlardı; temelinde hücre tipinde örgütlenme vardı. Sıkı polis kovuşturmalarına ve partilerin içine sızan ajanlara karşı bir tedbir olarak geliştirilen bu yöntem, gizli örgütlülüğün önemli bir anahtarını oluşturuyordu.

Lenin, kendisi 17 yaşındayken abisinin idam edilmesine şahit olmuştu.[2] Abisi Çar'a karşı bir suikast girişimine karışmış, yakalanmış ve idam edilmişti. O hiç bir zaman savruk ve plansız eylem biçimini doğru bulmadı, RSDİP'in [3] bölünmesinde dahi bu kuralcı yapısı rol oynadı. Menşevikler, herkesin parti üyesi olabileceğini savlarken o yalnızca sıkı disiplin kurallarına uyan ve iyi bir parti eğitimi almış kişilerin partiye üye olabilmelerini savunmuştu... İdeolojik ayrımlar da bu işe eklenince Bolşevizmi 1903 yılında bu yana bir parti olarak tanımlayabilecek bir hareketin tartışmasız lideri olmuştu.

Ekim devriminin hemen öncesinde Lenin'e "Bu parti vardır." dedirten şey, Lenin'in partisine ve kendisine olan inancıydı. Kararlılık ve disiplin bir ihtilal gücünü doğurmuştu. Dünya'ya yön veren devrimin şaşmaz bir çalışma disiplini vardı.

Özveri

Karl Marx, damadı Lafargue'a 1856 yılında yazdığı mektupta bir itirafta bulunuyordu: "Biliyorsun ki neyim var neyim yoksa bunları ihtilalci savaşlar için feda ettim. Aynı işe yeniden başlayacak olsam gene aykı şekilde davranırdım. Fakat evlenmezdim."[4] Ona bu satırları yazdıran şey, yoksulluk, bakımsızlık, parasızlık ve çaresizlik nedeniyle tam dört çocuğunun ölümünü yaşamış olmasıydı. Marx'ın yedi çocuğundan ancak 3'ü yaşayabilmişti. Bu acılar içinde geçen yaşama katlanma gücü veren tek şey kendini adamış olduğu idealleriydi. Dünya tarihini biçimlendiren bir düşünce ve eylem adamı olarak Marx, 'dünyaya bir daha gelsem yine aynı insan olurdum' demeyi göze alabiliyordu...

Cesaret

O yalnızca 'Maximilien Robespierre'di... Çünkü bir tür soyluluk ifadesi olan ve soyadının önünde kullanılan "de" ekini kullanmaktan kendi isteğiyle vazgeçmişti. [5]

Bu vazgeçişin anlamlı bir yönü vardır, değerini ölçecek tek şey onun kendi çabasıyla yarattıklarıdır. Siyasete girerek sıfat elde etmek isteyenlerin tersine, insan olmanın erdemiyle o sıfatlardan kurtulmaya çalışıyordu.

Robespierre bir hukukçudur ve belki de bu yüzden XVI. Loui'nin yargılanması sırasında olağanüstü önemli bir hukuksal iddiayı ortaya atabilmiştir: "Bir insanı yargılamak, onun suçsuz olma ihtimalini kabul etmek demektir."[6] Fransa Kralı giyotine gönderilmiştir... Devrim sırasında dayanıştığı en yakın arkadaşlarını da giyotine gönderirken görülmemiş bir kararlılığın izdüşümlerini sergilemiştir. Hayatını halkına adamış, soyluların ve zenginlerin karşısına dikilmiştir. Mutlak doğruyu, kusursuz devrimi aramaktadır, hataya karşı hoşgörüsüzdür. Siyasi yaşam, devrime karşı komplolar kuran kumpasçılarla doludur ve Cumhuriyet'in erdemi ancak bu kaostan sonra ışığını yansıtabilecektir. Yaşadığı kuşkular Robespierre'i gittikçe yalnızlaştırdıkça giyotine gitmekten ürkenleri kendisine karşı bir araya getirmeye başlamıştır. Şüphecilik ve yalnızlaşma ardışık bir süreç işlemiş sonuçta giyotine kendisi gönderilmiştir.

Güç Tutkusu

1980 darbesi o kadar eziyetin arasında bir başka inanılmaz olaya daha imza atmıştı: Kürtçe konuşmayı yasaklamış, Kürtçe isim konulmasına izin vermemişti. Olabildiğince yoksulluk, feodal yapı ve yüzyılların biriktirdiği bir mağduriyet, geri plana itilmişlik ve ezilmişlik duygusu demagogların pençelerini sivriltmelerine neden oldu. Kürt siyasal hareketinin silah kullanıyor olması bile bazı çevrelere göre meşru kabul edilir olmuştu.

Anti-sosyal bir karakter olan Öcalan, kendi ezilmişliğini Kürtlerin ezilmişliğiyle bütünleştirmişti; teorik ve pratik deneyimini bir etnik kimliğin kurtuluşçuluğu için makyaj malzemesi olarak kullandı. Yaşamın kendisine atmış olduğu tokadın acısını "T.C."den çıkartacak ve herkese dersini verecekti. Siyaseti terörize eden bu anlayış için insan kaynağı gayet uygundu, iktidar ilişkilerinde silahlar konuşacak, kana bulanmış bir coğrafyada bu narsistik kişilik lider olarak imlenecekti.

Aslında yaptığı bir mağduriyet sömürüsünden terör üretmekti. Yakalandığı gün ağzından çıkan ilk şey, "hizmet etmeye hazırım" demek olmuştu. Hiç bir lider, kendisini hizmete koşulsuz sunmaz oysa ki...

İnsanoğlunun Dramı

Hitler yaşamı boyunca tam 42 kez suikasta uğradı, hepsinden kurtuldu. Ama bu durum zaten var olan ölümsüzlük hissini güçlendirmeye yaradı. Tarihin en kanlı savaşında ne kadar insanın hayatını kaybettiği bilinmiyor. Yalnızca ırkçılık nedeniyle katledilen Yahudilerin ve Çingenelerin sayısı bile altı milyonu bulmuştu. Sıkı disipline olan ve çalışkan Alman halkı, tarihin bu en büyük demagogunun elinde bir ölüm makinesine dönüşmüştü. İktidar ihtirası öylesine güçlüydü ki çemberin daraldığını göremediği yerde ölmeye başlamışlardı.  Hitler kazansaydı -ki bu mümkün değildi- yaptıklarında haklı olacaktı.

Oysa biz artık Hitler ve Goebbels'in sığınakta, intiharla yok olmadan önce duydukları son şeyin Sovyet ordularının top sesleri olduğunu biliyoruz.

Aşırı ve abartılı bir söylem dilinin I. Paylaşım Savaşından yenik çıkmış Almanları etkilediği kesin. Ama bu abartı nasıl olmuş da böylesine etkili olmuştu?

Almanlar, yalnızca Hitler döneminde değil, çok öncesinden "üstün" olduklarına inandırılmışlardı. 19. yüzyılın tamamında büyük filozoflar ve devlet adamları inanılmaz bir üstünlük kültü yaratmışlardı. Bu kült, 1918'de açıkça budanmıştı. 1939'daki bu aşırılığın arkasında işte bu budanmışlık duygusu vardı. Kendisi de bir tür budanmış çocukluk yaşayan Hitler ve Almanların tarih sahnesindeki ölümcül serüvenleri kesişmişti.

Bir Siyaset Olarak Paranoya

Şüphecilik temelinde algılanan bir sözcük Paranoya. Kuşkusuz daha geniş ifade alanı da var. Ancak siyasetin bu kavram etrafında örülmüş stratejik manevralarını gözlemlemek mümkün. Peki nedir Paranoya...

Kendini önemli hissetme hastalığıdır. Bu biçimiyle depresyonun panzehiridir. Kaldı ki depresyon, duygusal bir çökkünlük ve değersizlik hissinin yaygınlaşmış halidir. Takip edildiğini söylemek ve hakkında kumpaslar kurulduğunu savlamak, bir tür kendini değerli hissetme ihtiyacının ifadesidir. Değersizliğin ters-yüz edilmiş dışavurumu da denilebilir.

Yalnızca böyle söylersek Paranoidlere haksızlık etmiş oluruz. Öte taraftan paranoyaklık kişilik yarılmasıdır. İçindeki kötülüğü dışarı yansıtarak yarılan kişi, iyi ve kötü çatışmasının tarafıdır. Kötü dışarıdadır ve durum suçlayıcı bir psikoza dönüşür. Suçlama temel ayıraçlardan biridir. Çevredekiler kişiliğindeki gibi yarılır; ya kendi tarafındadır ya da karşı tarafta. Ara paradigmaların hepsi ortadan kaldırılmıştır.

Kendi yarattığı mite inanan, çevresindekileri de buna inandırır. Mutlak inanç, ancak peygambere duyulacak aşkları aşılamaktadır. Takipçileri, onun iyi yanının övgüsü ve ödülüdür.

Kleptomani: Çalma Hastalığının Siyasetle İlişkisi

Kleptoman görünüşte nedensizce çalmaktadır. Onların genelde, çaldıkları nesneleri satın alabilecek güçleri vardır. Ancak burada amaç çalınan nesne değil çalma davranışının kendisidir. Çalma öncesi oluşan kaygı, çalma sırasında yaşanan haz ve çalma davranışı sonrasında oluşan pişmanlık bir kısır döngünün üç aşamasıdır.

Siyaseten çalma, psikolojik bir rahatsızlık olan "nedensiz çalma" biçiminden farklı olarak, bir güç ilişkisi için gerçekleşmektedir: Siyasi kleptoman, güçlü olmak için çalmaktadır. Oysa buradaki paradoks, siyaseten çalabilecek bir duruma gelmiş olan kişi hem siyaseten ve hem de nüfuz olarak zaten güçlü demektir. 

Kleptoman, büyük bir aşağılanmaya ve reddedilmeye maruz kalmış kişidir. Çalma bir hastalık haline geldiğinde, değerli olma ihtiyacını giderme amacı taşır. Birinde çalma, kontrol edilemez bir davranış ise kişinin ezilmiş ve parçalanmış bir kimlik bunalımı yaşadığı söylenebilir. Her çalınan değer, bu ezilmişliğin üstesinden gelmek içindir. Çaldıkça, kısa süreli onarımlar yaşanır ama asla tam tamir olunmaz ve parçalanma yeniden yaşanır. Sisyphos çabası[7] böyle doğar.

İyi bir hırsız, somut bir nesne çalmaktan kendini alıkoyan kişidir. O daha büyük işlere gözünü dikmiştir. Bir tarafta dünyanın tüm zenginlikleri öte tarafta o zenginliklere hükmedecek mevki-makam-statü...Siyasi kleptoman en yükseğe çıkacaktır, en çok şeyi çalabilmek için.

Liderlik ve Toplum Psikolojisi

Bir futbol fanatiği, tuttuğu takımın başarısıyla hayatını özdeşleştirebilir. Takımın başarısı onun tatmin kaynağıdır. Siyasette de güçlü bir lidere bağlanma, liderin sözlerinde eriyen bir kişilik olarak karşımıza çıkar. Otoriteyle entegre olma, kendi güç eksikliğini gidermenin bir yolu haline gelir. Bir müddet sonra lider ve takipçilerinin arasındaki ilişki birlikte var olma ilişkisine dönüşür.

Türkiye'de siyaset, kendisine takipçiler bulmada iki önemli kavramı sömürüp pazarlamaktadır. Biri din diğeri milliyet. Bu iki sömürü alanı da demogogların elinde keskin bir kılıç gibi kullanılmaktadır. Dini değerler ve muhafazakarlık oyuncak haline getirilir, oysa...

Oysa siyasal muhafazakarlık, değişimden tedirgin olan obsesif bir tutumdur. Değişim ise kaçınılmazdır. Toplum muhafaza etmek ve değişmek arasındaki çatışmanın mahkumu olur. Toplumsal bir çilekeşliğin tohumları burada ekilir. Din ve siyasetin iç içe geçmiş bu kemirgen yapısı sado-mazoşist bir yapıdır. Toplum reflekslenir: Acı çeken ve çektiren ilişkisi karşılıklı ve hastalıklı bir ilişkidir. Biri onaylanır diğeri onaylatır.

Din ve inanç sömürüsü için de benzer bir iç çatışmanın izleri görülmektedir. Sık sık din ve imandan bahsederek dindar görünme çabası, aslında, iç dünyadaki ayartıcı durumu ört bas etme çabasıdır; bağnazlığın altında yatan, içindeki fırtınalara karşıt tepki geliştirmekten başka bir şey değildir. Ve...

Ve 'Taassup' diyor Jung, "Gizli şüphelerin kefaretini ödemekte olan kişilere mahsustur."[8]

En Ünlü Siyasi Kleptoman

Ayakları dibine çöktüğü şeyhler, bir zamanlar ulaşılamaz yücelikte varlıklardı. Hangi diz çöküş, iman gereği olduğuna inanılsa bile, insanlık onurunu zedelemez ki... Bir gün olmayı hayal bile edemeyeceği yerlerde bulunca kendini, ilkel bir bağlılıkla köle olduğu zamanlar yaşadığı onur kırıklıklarının öcünü alacaktır şimdi. Nasıl peki; yeni onur kırıklıkları yaşatacaktır, diz çöktürecektir insanlara! Bir tür ödeştirme ve hatta fıkıh dersinde okuduğu kıyas'ın çarpık bir tekrarıdır yaşadığı. Sahne, artık yalnızca onun kutsal ve kurtarıcı baba rolünü oynaması için hazırlanmıştır. Birilerinin kendi egosuna yaşattığı psikolojik doyumu hatırlamıştır; şimdi, çokça acıkmış egosu doyum aramaktadır ezik insanların ruhlarında.

Kleptomanın içindeki Tanrı olma hevesi artık su yüzüne çıkmıştır. Ya Tanrı olacak ve her şeyi yapmaya hakkı olacaktır ya da devrilecek ve yolun en başındaki değersiz ve aşağılanmış çocuğa geri dönecektir.

Bir kleptoman için en büyük zindan, ona, kendisini değersiz hissettiren bir kalabalığın ortasında yalnız kalmaktır. Kuşkusuz Gezi, böylesi bir yalnızlık hissinin tepe noktasıdır. İşte Gezi, içerideki kötünün dışarıdaki yansımasıdır. İyi, evde komut bekleyen takipçilerdir. Bu evdeki kitle, kendi cismiyle özdeşim kurmuş bir kitledir. İyi ve kötü savaşımı, değersizlik hissinden kurtulmak isteyen bir hırsızın septik mekanizmasını tetiklemiştir. Komplo sayıltısı-darbe hezeyanı[9] bu noktada tekrar devreye girmiştir. Bu bir tür Tanrılaşma kompleksidir. Çünkü ancak Tanrı olursa değerli olabilir ve Tanrı cezalandırmada meşru olan en yüksek makamdır.

Tiranın Kişiliğinde Eriyen Bir Kleptoman

Tek adam olmak, yetkin ve muktedir olmak, tek belirleyen olmak... 13 yıllık serüvenin ülkeyi getirdiği son siyasi dönemeçteyiz. Gezi olayları ve 17-25 Aralık soruşturmaları bu keskin dönemecin habercisi olmuştu.

İşte tam da bir tek adamlık rüyasının kişisel tahlili bu anlamda önemli olmaya başlamıştır. Bir tür paranoyaklığı tarif eden düşmanlaştırma yöntemi siyasetin çarkını karşısındakini yok etmeye yönelten bir enerji barındırır. Aslında yaşadığımız, kişinin içindeki kötü karakterin dışa yansıtılmasıdır: Düşmanlaştırma yoluyla, karakterindeki bölünmeyi toplumda bölünme yaratarak tedavi etme arayışına girişmiştir.

Bugün diktatörün karakteri subjektif ve özel bir belirleyen olarak karşımızda duruyor. Hezeyanlar içindeki paranoid davranış bozuklukları ve öfke boşalımı kendisini yokoluşa götürmektedir. Gelgitleri de içinde barındıran bir kişilik yarılması kritik kararlara hükmediyor. Kısakürek’in rahle-i tedrisinden geçerek olgunlaşmış tiranlık zihniyeti öfke, kin ve doğal olarak düşmanlaşma anlayışı üretiyor. Ama bugünün modern koşullarına bir türlü uyum sağlayamayan düşüncenin bu biçimi onu her gün daha fazla topallayan binek atına dönüştürüyor. Bu çıkmaz ve bu kısır döngü mutlak sonu çağırmayı hızlandırıyor.

Seni Öldürmeyen Şey...

Zırhı delmek, daha kalın bir zırh giymesine neden olmuştur. Gezi ve 17-25 Aralık zırhta gedikler açmıştır. Filozofun o ünlü sözü kanunlaşır; "seni öldürmeyen şey daha güçlü kılar"[10]... Güçlenmiştir. Her güçlenme bir yanılsamayı devreye sokar, ölümsüzmüşçesine meydan okumalar bu yanılsamanın yansımasıdır.

Şimdi iktidarın sürekliliği ve rakipleri küçük düşürmek için acımasızca kan dökülmektedir. Kleptoman hırsızlığını örtbas etmek için zehir zerketmektedir.

Siyaset, iktidar arzusu ve bunun için kan dökmek... Bir güç gösterisinde insanoğlunun yaşadığı eziyetlere tarih bolca örnek sunmaktadır. Büyük İskender'de bu iktidar arzusu, dünyayı yönetmeye dönüşmüştü, öyle ki kendini Tanrı zannetmeye[11] kadar vardırmıştı işi.

Bitirirken...

Bu yazıyla amacımız kuşkusuz psikolojik bir iddia taşımak değil ancak psikolojik tarif ve tanımlamalardan yararlanmaya çalışmaktır. Zira siyaset ve psikoloji arasındaki bağ anlamsız birçok edimin açıklanması için tatmin sağlamaktadır bize. Bu tatminin ne kadar gerçekçi olduğu bir başka tartışma konusudur.

Siyaset her geçen gün aşırılaşmaktadır. Kontrolsüz bir gidişe kimsenin izin vereceği de yoktur. Ama siyasi aşırılıkların büyük dramlarla son bulduğu da bir gerçektir. Her aşırılık, kendi tabutunun çivilerine vurulan çekiç darbelerinin sesi olarak kulaklarda çınlamaktadır. Kuşkusuz kleptoman iyi bir tarih bilgisinden ya da bu bilgileri aktaracak danışmanlardan yoksundur.                                                                            

 

[1] François Xavier Coquin, Rus İhtilali, 1966, İstanbul, s. 87. Toplantıya katılan 822 delegeden 285'i Sosyalist İhtilalci, 248'i Menşevik, 105'i Bolşevik, 32'si Enternasyonalistti. Bakınız aynı eser s. 86

[2] V. İlyiç Lenin Biyografi, Sorun Yayınları, I. Baskı, 2000, İstanbul, s. 26-29

[3] RSDİP: Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi

[4] Karl Marx Biyografi, Öncü Kitabevi, İstanbul, 1976, s. 290

[5] Maximilien de Robespierre ismini kullanmayı devrim sırasındayken bırakmıştır. Robespierreler Aristokratik bir aile değildir. Ancak üç asırlık tarihleri soylularla kurmuş oldukları ilişkiler yalnızca soylular için kullanılabilecek bu önekin onlara da verilmesine neden olmuş görünüyor. Bu aile aslında kültürel yönden arada kalmıştı, imtiyazlı elitlerle halk kesimleri arasında bir köprüydüler. Bakınız, Peter McPhee, ROBESPİERRE, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, I. Baskı, 2015, İstanbul, s. 1-13

[6] Devrimler ve Karşı-Devrimler Ansiklopedisi, Cilt II, sayfa 395

[7]Yunan Mitolojisine ait bir efsanedir. Korinthos Kralı, ölüm Tanrısı Thanatos tarafından bir kayayı tepenin doruğuna çıkarmakla cezalandırıldı. Kaya doruğa her çıktığında tekrar aşağıya doğru yuvarlanıyordu.Sisyphos Çabası, psikolojide "yineleyici zorlantılı" davranışları açıklamak için kullanılan bir terimdir.

[8] J.A.C. Brown, Beyin Yıkama, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, s.45

[9] Ergenekon yalanına inandırılmasında da aynı mekanizma gözlemlenebilir: Darbe hezeyanları kaşınmış olmalı...

[10] Nietzsche

[11] Montaigne, Denemeler, Cem Yayınevi, 22. Baskı, 1994, İstanbul, s. 50. Montaigne, Büyük İskender'in herkes gibi bir ölümlü olduğunu uyumak zorunda kaldığı için anladığını söylüyor. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.