07 Temmuz 2017 Cuma 12:43
Şeriat, Allah’ın Kanunları Mıdır?

Şeriat, Allah’ın Kanunları Mıdır?

Şeriat sözcüğü, dinci grupların pek sevdiği bir sözcüktür. Nitekim tarihimizde şeriat sözcüğü pek çok dinci ayaklanmanın ve nümayişin sloganı olmuştur. Meşhur 31 Mart vakası da “Şeriat isterüz!” sloganı etrafında gerçekleşmişti.

Türk halkının önemli bir kesimi şeriat sözcüğüne ilişkin hala olumlu duygular besliyor. Sanırım bu duygunun en dikkat çekici yansıması da “Şeriatın kestiği parmak acımaz!” sözüdür.

Şeriat sözcüğü etrafında oluşan / oluşturulan bu görece müspet atmosferi daha ziyade entelektüel birikimden ve yeterli tahsilden yoksun bulunan kesimlerde hissediyoruz.

Yeni eğitim öğretim yılından itibaren Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ile Temel Dini Bilgiler dersi ve Peygamberimizin Hayatı adlı derse konulan konuların bir kısmı öğrencilerin şeriat kurallarına alıştırılmak istendiğini apaçık bir biçimde gösteriyor. Bu konuda kamuoyunu bilgilendirmek adına emek sarfederek detaylı bir yazı yazıp paylaştım. Yazım üzerine basından bazı arkadaşlar telefonla benden bir de sözlü görüş aldılar.

Yaklaşık son bir haftadır önce ODATV’de, sonra BİRGÜN ve AYDINLIK Gazetesinde yayınlanan “Okullarda Şeriat Eğitimi Başlıyor, Evrim Yok Şeriat var” başlıklı haberlerin kaynağı olan kişi olarak gördüm ki şeriatın ne demek olduğuna ilişkin yeterli ve doğru bir bilgi maalesef gerek sağ dinci kesimde, gerekse sol cenahta mevcut değil. Yazımı olduğu gibi yayınlayan ODATV hariç diğer gazetelerdeki arkadaşlar sözlerimi tam olarak anlamakta güçlük çektiler. Nitekim sözkonusu haberlerde bazı hatalı cümlelere tanık oldum. Verdiğim demeci haberleştirirken kimi ifadelerimin olduğu gibi aktarılmasında sıkıntı yaşandığını gözlemledim. Bunda şeriat kavramı ve dinsel terminoloji konusundaki donanım yetersizliğinin büyük bir etken olduğunu kabul etmek gerek.

Öte yandan şeriat kavramına ilişkin yanlış bilgi, sanılanın aksine dinci kesimde daha belirgin vaziyette. Nitekim söz konusu haberlerin altına dinciler tarafından yapılan yorumlar tam bir zavalılığı yansıtır halde. Bu zavallılık, şeriatı; Allah’ın kanunları olarak niteleyecek düzeyde bir faciaya kadar uzanıyor.

Gerçekten şeriat nedir?

Şeriat Allah’ın kanunları mıdır?

Önce bu sözcüğün sözlük anlamına bakalım.

Arapçada; kanun / yasa, hukuk ve töre gibi anlamlara gelen bu sözcük, bazen yol, yöntem anlamında da kullanılıyor. Yani Arapçada kanuna / yasaya / hukuka şeriat deniliyor. Bu kanunun yahut hukuk kimin ve nerenin olursa olsun aynı adı alıyor. Sözgelimi Arapçada Roma Hukuku denilirken aynen şu ifade kullanılıyor: “Şeriat’ur-Ruman”

İlginç bir bilgi daha verelim; Arapçada orman kanunu denilirken de şeriat sözü kullanılmakta.

İşte Arapça orman kanunu: “Şeriat’ül- Ğâb” / “Şeriat’ül – Ğâbeti”

Arapçada şeriat sözcüğü ile aynı kökten gelen “Şârî’” sözü de hem kanun koyan hem de ana yol / cadde anlamına geliyor.

Sözün özü Arapçada şeriat doğrudan doğruya Allah’ın kanunu / yasası anlamına gelmez. Her türlü yasaya, kanuna, hukuka şeriat denilir. İşte bu nedenledir ki şeriat denildiğinde Allah’ın kanunu / yasası manasını dayatmak bir Emevi zulmüdür. Emeviler kendi İslam öncesi Bedevi Arap geleneklerini bir kısım İslamî hükümlerle de ambalajlayarak şeriat adı altında Allah’a izafe edip bu kavramı Allah’ın kanunu anlamına gelecek şekilde yozlaştırdılar.

Oysa Tunus, Lübnan ve Cezayir gibi laik Arap devletlerinde de kanunlara / hukuka şeriat denilmektedir.

Türkçede kullandığımız meşru sözü de yasaya uygun olan / şeriata aykırı olmayan anlamındadır ki buradaki yasa ve şeriat, görüldüğü üzere dini refere etmeyen laik kanunlar da olabilmektedir.

Gerçeği görmek için şimdi de Kur’an’a bakalım.

Bazı ayetlerde (Danışma Bölümü / Şura Suresi 13 ve 21. Ayetler)  fiil halindeki kullanımları dışında Kur’an’da “şeriat” sözü gibi, aynı anlama gelen “şir’a” sözü de geçiyor.

Nitekim, Sofra Bölümü / Maide Suresi 48. Ayette şir’a sözünün yasa, yol ve yöntem anlamında kullanıldığını görüyoruz. Ama durun bir dakika! Ayette tek bir yasa, yol ve yöntemden bahsedilmiyor. Tam tersine her topluluk / toplum / ümmet için yasa, yol ve yöntemlerin olduğu ifade ediliyor. Yani bu ayetin bize öğrettiği; Allah tarafından bütün toplumları kapsayan tek bir şeriatın mevcut olmadığı, farklı farklı şeriatların sözkonusu olduğudur.

İşte ayetin ilgili bölümü:

“... Sizden her biriniz için bir şeriat / yol ve yöntem koyduk. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı...”

Şeriat sözünün geçtiği bir diğer Kur’an ayeti de Diz Üstü Çökenler Bölümü / Casiye Suresi 18. Ayettir. Ayette şeriat sözcüğü özgün haliyle geçiyor ve Hz. Muhammed’e hitaben şöyle deniliyor:

“Sonra sana da, buyruğumuzla bir şeriat (yol, yöntem, yasa) verdik...”

Burada da İslam dininin temel inanç ve ahlak ilkeleri kastediliyor. Yoksa dinci grupların ileri sürdüğü gibi şeriat sözü burada da, değişmez, evrensel ilahi kanunlar anlamında kullanılmıyor.

Bu manayı kavramak için Sofra Bölümü / Maide Suresi 48. Ayete bir kez daha bakmak yeterli olacaktır. Ayrıca Diz Üstü Çökenler Bölümü / Casiye Suresi 16 ve 17. Ayetlerdeki ifadeler 18. Ayetteki ifadeyle ilahî bir ceza hukukunun kastedilmediğini apaçık bir şekilde göstermektedir.

Nitekim Kur’an, değişmez ilahi ceza hükümleri vaz etmediğini şu ayette ortaya koymaktadır:

“... Her zamanın bir hükmü vardır.” (Gök Gürültüsü Bölümü / Rad Suresi 38. Ayet)

Bu ayetten mülhem olsa gerek Mecelle’nin ana ilkesi olarak ifade edilen şu cümle hukukçularımızın diline pelesenk olmuştur:

“Ezmanın tegayyürü ile ahkamın tegayyürü inkar olunamaz!” / “Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkar edilemez!”

Kur’an’da ve bazı hadislerde geçen bir kısım “had ve ta’zir cezalarını” Allah’ın değişmez ve evrensel şeriatı gibi kabul etmek, görüleceği üzere doğrudan doğruya Kur’an’a aykırıdır. Bunun bu şekilde kabul edilmesi aslında Kur’an’a rağmen bir şeriat icat etmektir. Bu icadın mucitleri de Emevi güdümlü bir kısım sözde ulemadır.  

Aynı durum kısas, aile hukuku, kölelik – cariyelik hukuku gibi konular için de geçerlidir. Bu gibi konulardaki hükümler tarihseldir. Kur’an’ın tarihsel ayetleri gerçeğine göz kapayamayız. Aksi halde IŞİD tarzı bir sözde ŞERİAT DEVLETİNİ savunmaktan başka bir çaremiz kalmaz. IŞİD’e kızmanın da bir gereği kalmaz. Dahası bu çağda bile köle ve cariye pazarlarını tabii görmemiz gerekir.

Şeriat sözünü İslam Hukuku olarak kullananlar da vardır. İslam Hukuku, denildiğinde tarihsel olarak dört ana Sünni Fıkıh ekolünün görüşleri kastedilmektedir. Ne var ki bu dört ana Sünni Fıkıh ekolü pek çok konuda biribirine zıt görüşlere sahiptirler. Hanefi, Şafii, Malikî ve Hanbeli adıyla anılan bu dört ekolün mevcudiyeti bile şeriatı Allah’ın değişmez ceza kanunu sanan cühelayı gülünçleştirmekte değil midir? (Bu dört ana Sünni ekolün dışında deyim yerindeyse beşinci mezhep olarak bir de Caferi Fıkhı vardır. Lakin Caferi Fıkhı yazımızın kapsamı dışında olduğundan bu noktada detaya yer vermek zait olacaktır. )

Yeri gelmişken hemen belirtelim ki Hanefi Fıkhı, Ebu Hanife’den çok onun öğrencilerinin fıkhıdır. Ebu Hanife’nin meşhur iki öğrencisi hocalarının tersine o günkü siyasi yönetimle iyi ilişkiler içerisinde olmuşlardır. Mezheplerinin fıkhını da bu temelde oluşturmuşlardır.

Şeriat kavramına ilişkin söylememiz gerek birkaç kelam daha var.

İslam tarihindeki muhalif hareketlerin bu kavrama hiç de sıcak bakmadıklarını biliyoruz. Özellikle de sufî İslamî akımlar, şeriat sözünü çoğunlukla olumsuz anlamda kullanmışlardır. Zira savunduklar mistik / tasavvufi yorum ve görüşler şeriata aykırılıkla itham edilmiş ve bu sebeple pek çok Müslüman Sufî idam da dahil olmak üzere ağır cezalarla tecziye edilmişlerdir.

Bu noktada büyük Sufî ozan Yunus Emre’nin; “Şeriat oğlanları nice yol keser bana. Hakikat denizinde bahri oldum yüzerim.” sözünü anımsatmak fayda görüyorum.

Şeriat oğlanlarının sicilleri kabarıktır.

Zeydilik akımının kurucusu peygamber torunu İmam Zeyd’i işkence ederek öldürenler onlardır.

Seyyid Nesimî’nin derisini yüzerek katledenler onlardır.

Hallac – ı Mansur’un, “enelhak” çığlığını idam urganıyla boğan onlardır.

Şeyh Bedrettin’in cansız bedenini Serez Çarşısında günlerce asılı urganda bekletenler onlardır.

Pir Sultan Abdal’ı dar ağacına asan onlardır.

Saltanat için kardeş katline fetva veren onlardır.

Daha binlerce, on binlerce örnek var. Ama çok sarsıcı son bir kaç örnekle konumuzu bitirelim:

Kerbela’da peygamber torunu Hz. İmam Hüseyin’in boynunu kesen kılıç, şeriat kılıcıdır. Şimr adlı şeriat oğlanı bir katil tarafından kullanılan o kılıcı, Hüseyin’in boynunda düşünüp de şeriata karşı çıkmamak mümkün müdür? Böylesi bir şeriatı ancak Yezit’in köleleri savunur.

Bir sabah Kufe sokaklarından bir sokakta, evinin önünde Hz. Ali’nin bedenini yararak ona zehir zerkedip şehadetine yol açan hançer de şeriat hançeridir. Zira o hançeri tutan Haricî el, İmam Ali’yi Kur’an’ın hakemliğini yani sözde şeriatı kabul etmemekle itham eden eldi.

Ben bir cumhuriyet ilahiyatçısı olarak şeriata karşı nasıl mücadele etmem?

O şeriat ki Menemen’de, öğretmen asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın başını kesen kör bıçaktır.

Gerçek şu ki şeriat, hâşâ Allah’ın kanunu değil, Muaviye ve Yezit gibi Emevi zalimlerinin Bedevi Arap geleneklerini İslam maskesiyle yeniden pazarladıkları taşeron bir kavramdır.  

Peki Allah’ın kanunu yok mudur?

Elbette vardır.

Allah’ın kanunu; kayıtsız, şartsız adalet, kölelere hürriyet, tabiata saygı ve bilime sarılmaktır.

Allah’ın bütün evrene ve toplumlara egemen olan değişmez yasaları vardır. 

Kur’an, Allah’ın işte bu gerçek yasalarına “Sünnetullah” diyor.

Son sözümüz Zafer Bölümü / Fetih Suresi 23. Ayetin Türkçe çevirisi olsun:

“Ve len tecide lisünnetillahi tebdilâ!” / “Sen, Allah’ın kanununda bir değişme bulamazsın!”

CEMİL KILIÇ

İLAHİYATÇI YAZAR

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.