Büyük Kriz: İslam’da Kadın Meselesi... Cemil Kılıç yazdı

​​​​​​​İslam’dan bahis açıldığında mutlaka konuşulması lazım gelen alanlardan biri de kadın konusudur.

Büyük Kriz: İslam’da Kadın Meselesi... Cemil Kılıç yazdı

​​​​​​​İslam’dan bahis açıldığında mutlaka konuşulması lazım gelen alanlardan biri de kadın konusudur.

10 Mart 2018 Cumartesi 15:17
Büyük Kriz: İslam’da Kadın Meselesi... Cemil Kılıç yazdı

Büyük Kriz: İslam’da Kadın Meselesi...

İslam’dan bahis açıldığında mutlaka konuşulması lazım gelen alanlardan biri de kadın konusudur. Konu hem fıkhî açıdan hem de itikadî bakımdan çeşitli tartışmaların odağında yer almaya devam ediyor. Ayrıca meselenin bir de gelenek boyutunun olduğu aşikâr...

Öncelikle itikadî açıdan nelerle karşıya karşıya olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Zira meselenin yaşama yansıyan yüzünün arkasında önemli ölçüde itikadî unsurlar yer alıyor. Bu nedenle, bu konu aslında pratik alanın bir meselesi olsa da teorik boyutu bağlamında güçlü bir analize de yer vermek zorunluluğu kendini dayatıyor.

O halde, göksel dinler / semavi dinler tarihinde ilk insanın varlık alanına çıkışı anlatılarına uzanalım ve bakalım ilk kadın kimdir ve nasıl var olmuştur?

Gerçek şu ki semavi / göksel dinler diye tabir edilen Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam’da yaratılış ve kadın figürü konusunda büyük benzerlikler vardır. Lakin burada İslam’la kastettiğimiz şeyin egemen İslam düşüncesi olduğunu belirtelim. Başka bir deyişle Muhammedî İslam’ı bu kategorizasyona dâhil etmediğimizi kararlılıkla ifade edelim.

Genel anlamda ilk erkek insan kim, sorusuna verilen yanıt Âdem, ilk kadın insan kim, sorusuna verilen yanıt da Havva olmaktadır. Ama iş öyle sanıldığı gibi berrak değil.  Âdem’in ilk insan olduğu yönündeki inanca da, Havva’nın ilk kadın olduğu yönündeki inanca da itirazlar var. Bu itiraz başka bir yerden değil, doğrudan doğruya semavi / göksel dinlerin içerisinden geliyor.

Söz gelimi bir kısım İslam bilginine göre Hazreti Âdem, ilk insan değil ilk peygamberdir. Kur’an’da, Âdem’in halife olarak var edileceği / yaratılacağı ifadesinden de yola çıkarak evvelinde erkek ve kadın başka insanların yahut insanımsıların mevcut olduğu inancı İslamî bir inanış olarak pek çok kaynakta yer almaktadır. (Yaşar Nuri ÖZTÜRK, Kur’an’ın Temel Kavramları, S. 20-21)

Gelelim ilk kadın meselesine...

Musevi ve Hıristiyan mitolojisinde ilk kadın olarak Havva’dan önce Lilith’in yaratıldığından bahsedilir. Lilith’in Âdem’le aynı maddeden / özden yaratıldığı ve bu nedenle Âdem’e itaat etmeyi reddettiği, böylece bir nevi dişi Şeytan olduğu, cennetten ve Allah’ın huzurundan kovulduğu şeklinde anlatımlar vardır. Günümüzde işte bu Lilith figürü bazı Feminist çevrelerce sembol kabul edilmektedir.

İsyankar Lilith’ten sonra Allah’ın Hazreti Âdem’e itaat edecek bir eş yarattığı belirtilir. O eş Havva’dır. Havva Hazreti Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Buradan hareketle ifade edelim ki, gerek Musevilikte gerekse Hazreti Meryem’in itikattaki yerine rağmen Hıristiyanlıkta kadın figürü çoğunlukla ikincil ve edilgen bir figürdür.

Kadının cari yahut egemen İslam’daki ikincilliği ve edilgenliğinin kökü de evveliyata dayanmaktadır. Zira ilk kadın Hazreti Havva’nın yaratılışı anlatımının İsrailiyat kaynaklı olduğunu belirtmeliyim. Kur’an bu konuda daha farklı şeyler söylüyor.

Kadının yaratılışı / varlık alanına çıkışı konusunda Kur’an’a baktığımızda Kadınlar Bölümü 1. Söz / Nisa Suresi 1. Ayet ile Ara Yer Bölümü 189. Söz / Araf Suresi 189. Ayet karşımıza çıkıyor.

Bu iki ayette de benzer ifadeler var:

 “... Sizi bir özden var den ve ondan da eşini var eden rabbiniz...”

Bu ifadeleri yorumlarken bazıları Tevrat’ın etkisiyle Havva’nın Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığını ileri sürmüşlerdir. Oysa bu ifadelerden böyle bir anlamın çıkması mümkün değildir. Öyle olsaydı açıkça yazılırdı. Bu ifadelerden çıkan gerçek anlam, Havva’nın, Âdem’in yaratılmış olduğu özden yaratıldığıdır. Yani kadın da erkek de Kur’an’a göre aynı özden / canlıdan / hücreden yaratılmıştır. Bu bakımdan yani yaratılış bakımından eşittirler. Yaratılış bakımından eşit oluşları başka alanlardaki eşitlik için teorik ve itikadî bir zemin meydana getirmektedir.

Nitekim Kur’an’da kadın ve erkeklerin eşitliğe çıkan bir ifadeyle birbirlerinin dostu olduğu vurgulanır. Bu konuda Uyarı Bölümü 72. Sözde / Berae Suresi 71. Ayette şöyle denilmektedir:

“İnanan erkekler ile inanan kadınlar birbirlerinin dostlarıdır...”

Öte yandan kadın erkek eşitliği noktasında Savaşçı Birlikler Bölümü 35. Söz / Ahzab Suresi 35. Ayet de çok dikkat çekicidir:

“Allah’a bağlı olan erkekler ve bağlı olan kadınlar, inanan erkekler ve inanan kadınlar, Allah’a boyun eğen erkekler ve Allah’a boyun eğen kadınlar, dürüst erkekler ve dürüst kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, alçak gönüllü erkekler ve alçak gönüllü kadınlar, yardım için harcama yapan erkekler ve yardım için harcama yapan kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve iffetlerini koruyan kadınlar, Allah’ı çok anan erkekler ve çok anan kadınlar var ya, işte Allah onlara bir bağış ve büyük bir ödül hazırlamıştır.”

Görüleceği üzere burada erkek ve kadının eşitliği tam anlamıyla ortaya konulmuştur. Bu ayet kadın erkek eşitliği konusunda Kur’an’ın ve İslam’ın gerçek ruhunu yansıtan ayetlerdendir.

Ancak kadın erkek eşitliği denildiğinde en çok tartışılan Kur’an sözü / ayet, Dişi Sığır Bölümü 228. Söz / Bakara Suresi 228. Ayettir. Bu ayette boşanmış kadınların üç âdet dönemi beklemeleri istenmektedir. Bunun nedeni gebe olup olmadıklarının anlaşılmasıdır. Boşanmış kadın bir başka erkekle evlenmeden önce üç aybaşı dönemi beklemelidir. Zira önceki eşinden gebe olup olmadığı anlaşılsın ki doğacak çocuğun babasının kim olduğu net bir biçimde belirlenebilsin. Bu ayetin sonunda erkeklerin kadınlar, kadınların da erkekler üzerinde hakları olduğu ama erkelerin kadınlar üzerinde bir derece daha hakları bulunduğu belirtilmektedir. Burada “bir derece daha olan hak” aslında üç âdet dönemi ile ilgilidir. Bu hakka riayet edilmesi istenmektedir. Yoksa birilerinin iddia ettiği gibi erkeklerin kadınlardan bir derece daha üstün olduğu düşüncesi söz konusu değildir. Kur’an sözünü yani ayeti bağlamından koparıp yalnızca bir bölümü üzerinden doğru yorum yapmak mümkün değildir. Bazıları bu hakkın yöneticilik hakkı olduğunu bile ileri sürmekteler. Bazıları da kastedilenin fiziki üstünlük olduğunu iddia etmişlerdir. Hatta bu fiziki üstünlük nedeniyle erkeğin kadını koruma görevi olduğu da anlatılmaya çalışılmaktadır.

Erkeğin kadını koruma durumu Kadınlar Bölümü 34. Sözde / Nisa Suresi 34. Ayette de geçmektedir. Ayetin başında yer alan bir ifade (kavvam) gözetip kollama manasını içermektedir. Bu ifade bir hüküm ortaya koymaktan çok nesnel bir saptamayı yansıtmaktadır. O dönemde de bu dönemde de genel toplumsal yapı bağlamında kadınların erkekler tarafından korunup kollanması insanlığın henüz tam anlamıyla değiştiremediği sosyolojik bir gerçekliktir. Lakin bu koruyup kollama meselesi asla bir üstünlük meselesi olarak görülmemelidir. Zira bazen kadınların da koruyup kollama fonksiyonu kazandıkları durumlar olabilmektedir. Söz gelimi, birtakım dövüş sporları eğitimi alan bir kadının koruyup kollama bağlamında, fiziki güç açısından kocasından daha ileri bir konumda olması olasıdır. O halde söz konusu ifade bir üstünlük anlatımı olarak görülemez. Kur’an’ın ilk muhatabı olan toplumdaki sosyolojik bir durumun ifadesi olarak görülebilir.

İslam ve kadın denildiğinde çokça tartışılan ve yanlış anlaşılan bir diğer konu da çok eşlilik meselesidir. Öncelikle belirtelim ki Kur’an’daki bazı hükümler kesinlikle tarihsel / konjonktüreldir. Bunlardan biri de çok eşlilik konusundaki hükümlerdir.

Bu konunun ön yargısız bir biçimde anlaşılabilmesi için bazı tarihsel ve sosyolojik gerçeklerin bilinmesi gerekir. Bu noktada meselenin en önemli ayaklarından biri toplumdaki kadın erkek nüfusunun durumudur.

Doğal koşullarda, savaş olmadığı zamanlarda, insan nüfusunun bire bir eşlemeye yakın şekilde kadın ve erkeklerden oluştuğunu görüyoruz. Bu da tekeşliliğin insanların genelinin tercihi olacağını, çokeşliliğin de, savaşlarda erkek nüfusunun azalması gibi durumlar özelinde bir istisna olacağını doğa kanunu olarak göstermektedir. Kuran’da Allah, kadınlar arasında adalet yapılamazsa tek bir eşle evlenilmesini söyler (Kadınlar Bölümü 3. Söz / Nisa Suresi 3. Ayet ). Böylece kadınlardan birini ön plana alacak, diğer kadınları sömürecek evlilik modeline yasak getirilir.

Bazı durumlarda ailesi ölen kız çocuklarına miras kalır ve bazı erkekler evlilik yoluyla bu maddi serveti ele geçirip, yetim kızın mallarını çarçur edebilir. Kur’an buna benzer durumları engellemek için Kadınlar Bölümü 3. Sözde / Nisa Suresinin aynı 3. Ayetinde “Yetimler konusunda adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız; bu durumda size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikahlayın…” der.

Nitekim aynı surenin / Kur’an bölümünün 2. Sözünde / Ayetinde yetimlerin / yetim kızların mallarının korunması, onların mallarına evlilik gibi yollarla el konulmaması istenir.

2. ve 3. Sözü / Ayeti birlikte düşündüğümüzde aslında denilmek istenen şudur:  Diğer kadınlarla gerekirse ikişer, üçer, dörder evlenin ama sakın mallarına sahip olmak için yetim kızlara ilişmeyin…

Bunu derken yine de ilave edilir ki, sizin için en doğru olan tek eşliliktir.

Bu ayet gerçekte o günkü Arap toplumunun geleneklerinden neşet eden bir toplumsal meseleyi ortaya koymaktadır. Biliyoruz ki o dönemde çok eşlilik yaygındı. Hatta bu konuda üst bir sayı da mevcut değildi. İslam çok istisnaî ve zaruri durumlarda dört eşe kadar evliliğe teorik manada izin verse de pratikte en doğru olanının tek eşlilik olduğunu beyan ediyor. Açık konuşmak gerekirse o dönem için tek eşliliğin bu denli vurgulanması yani en doğrusunun tek eşlilik olduğunun belirtilmesi dahi o toplum bağlamında zaten büyük bir devrimdir. İnsanlığın ulaştığı evre itibarıyla bugün hiçbir gerekçeyle çok eşlilik savunulamaz. Bu konuda Gök Gürültüsü Bölümü 38. Söze / Rad Suresi 38. Ayete uymak lazımdır. Malumunuz o ayette; “… Her zamanın bir hükmü vardır…” deniliyor. Yaşadığımız zamanın hükmü belli ve nettir.

İnsanlar için doğal olan / tabii olan tek eşliliktir. Zira her toplumda kadın ve erkek sayıları birbirine son derece yakındır. Doğa kadın ve erkek nüfusunun birbirine yakın olmasını sağlayan dikkat çekici ve çarpıcı bir mekanizmaya sahiptir. Kadın ve erkek nüfusunun birbirine çok yakın olması, tek eşliliğin insan doğasına en uygun nikahlanma olduğunu işaret ediyor. Çok eşlilik fıtrata / insana doğasına aykırıdır. Tekraren ifade edelim ki, bunu nüfus dengesinden bile anlayabiliyoruz.

Hazreti Muhammed’in ilk eşi Hazreti Hatice’nin vefatının ardından çok eşli bir hayat sürmesi de dönemin koşullarının bir sonucudur. Yukarıdaki izahı peygamberin evlilikleri konusunu açıklamada da göz önünde bulundurmalıyız. Ayrıca bu evliliklerin bir kısmı siyasi sebeplerle gerçekleşmiş evliliklerdir.

Peygamber evlenmek istemese de onunla evlenmek için çaba sarf eden kadınların hatta kızlarını peygamberle evlendirmek isteyen ailelerin bulunduğunu çok net bir biçimde bilmekteyiz. Nitekim bu duruma bir son vermek için Kur’an’da şöyle bir ayet vardır:

“Bundan sonra güzellikleri ne kadar hoşuna gitse de evlenmen sana helal olmaz…”  (Savaşçı Birlikler Bölümü 52. Söz / Ahzab Suresi 52. Ayet )

Kadınların boşama hakkının olup olmadığı da tartışılıyor. Oysa bu konuda da Kur’an’ın hükmü çok açık bir biçimde ortadadır. Aynı Kur’an Bölümü’nün / Sure’nin 28. Sözünde / Ayetinde kadınların isterlerse eşlerinden boşama bedeli isteyip boşanabilecekleri, peygamberin eşleri üzerinden şu şekilde anlatılmaktadır:

“Ey Tanrı elçisi, eşlerine de ki; “Eğer dünya yaşamını ve süsünü istiyorsanız, gelin size dilediğiniz dünyalığı vereyim ve sizi boşayayım.” 

Bu ayette dünyalıktan kasıt boşama bedelidir. Görüleceği üzere İslam’da kadının boşama hakkı yoktur savı gerçeğe dayanan bir görüş değildir.

Hazreti Muhammed’in, eşlerinden biri olan Hazreti Ayşe ile 9 yaşında evlendiği şeklindeki iddialar da gerçeği kesinlikle yansıtmamaktadır. Zira Kur’an’da evlilik için hem bulûğ çağı hem de rüşt çağı esas alınmaktadır. Bu konuda Kadınlar Bölümü 6. Sözde / Nisa Suresi 6. Ayette açıkça hem nikah çağı hem de rüşt / olgunluk ifadeleri yer almaktadır. Yani nikahla rüşt kavramı arasında bağ kurulmaktadır. Böyleyken peygamberin kendisinin bu ayeti çiğnemesi ve Hazreti Ayşe ile çocuk yaşta evlenmesi mümkün değildir. Hazreti Muhammed’in Hazreti Ayşe ile çocuk yaşta iken evlendiği yönündeki rivayetler tümüyle uydurmadır. Hiçbiri muteber addedilemez. Bu konuda asıl muteber kaynak Kur’an’dır. Bu nedenle gerçek şu ki, söz konusu evlilik olduğunda Hazreti Ayşe’nin en az 18– 19 yaşlarında olması icap ediyor.

Kadınlarla ilgili bir diğer konu da şahitlik / tanıklık konusudur. Genel ve egemen dinsel düşünce ve anlayış kadının tanıklığının erkeğin yarısı olduğu yönündedir. Oysa bu da isabetli bir yaklaşım değildir. Zira bu hükmün çıkarıldığı ayet (Dişi Sığır Bölümü 282. Söz / Bakara Suresi 282. Ayet) yalnızca ticari alana özgü olup aynı zamanda tarihsel / konjonktürel mahiyettedir. Bu ayette vadeli borçların yazılması meselesinde tanık olarak iki erkek bulunamıyorsa bir erkek ve iki kadın tanık bulunması isteniyor. Burada o dönem için kadınların pek etkin olmadıkları ticari sahada kadınların tanıklığından ziyade erkeklerin tanıklığı öncelenmiştir. Bu, tümüyle dönemsel / tarihsel nedenlerden kaynaklanıyor. Buradaki hükmü her konuda ve her çağda geçerli genel bir hüküm olarak kabul etmek, düpedüz inançsal bir körlükten başka bir şey değildir.

Nitekim zina suçunun saptanması konusunda aranan dört şahit meselesinde ilginç bir durum vardır. Burada kendi eşine zina isnat eden ve kendisinden başka tanığı olmayan kadın veya erkeğin Allah adına dört kez yemin etmesi böylece bu dört yeminin dört tanık yerine geçeceği belirtilir. Dört kez yemin etme durumu erkek için de kadın için de geçerlidir. ( Işık Bölümü 6- 9. Sözler / Nur Suresi 6- 9. Ayetler) Yani kadının tanıklığı ile erkeğin tanıklığı bu örnekte eşit kabul edilmektedir. Dolayısıyla tanıklık meselesinde de bugün için mutlak eşitliği savunmak gerçekte Kur’an’ın ruhuna en uygun olan tutumdur. Zira dönemsel bir hukukî düzenlemeyi her çağda geçerli saymak akla aykırıdır.

Kadınlarla ilgili bir diğer tartışmalı konu da miras paylaşımı meselesidir. Genel ve egemen dinsel görüşte kız çocuklarının erkek çocuklara göre mirastaki payları daha azdır. Bu hüküm mirasın paylaşımının anlatıldığı Kadınlar Bölümü 11. Sözden / Nisa Suresi 11. Ayetten çıkarılmaktadır. Gerçeği bir kez daha ifade edelim ki bu hüküm de tarihsel / dönemseldir. Kur’an’da ailenin maddi geçim külfeti çoğunlukla erkeğe yüklendiğinden miras paylaşımında erkek, kadına göre daha fazla pay almaktadır. Ancak toplumsal gelişim, kadın ve erkeğin ortak maddi mükellefiyet sahibi oldukları bir yapıya doğru ilerlemiştir, ilerlemektedir. Bu nedenle artık bu konuda da tam bir eşitliğin olması gerektiği görülmelidir. Söz konusu hükmün esbab-ı mucîbesi ortadan kalkma yönünde bir değişim geçirmiştir, geçirmektedir. Fıkıhta, illiyet bağı dediğimiz ilke açısından bakıldığında bu hükmün bu çağda yeni bir yorumla tecdid edilip mutlak eşitlik yönünde yeni bir hükmün ihdas edilmesi kaçınılmazdır. Hakikatte İslamî olan da budur. Zira İslam her devirde kendini tecdid edebilecek gizilgüce / potansiyele sahip bir dindir. Bu gizilgücü / potansiyeli göremeyenlerin körlüğüne teslim olamayız.

Bir de kadınların dövülmesi meselesi var…

Kadınlar Bölümü 34. Sözde / Nisa Suresi 34. Ayette geçen bir ifadenin çarpıtılarak kadına yönelik şiddetin dinsel bir meşruiyetle savunulmaya çalışılması tam bir kepazeliktir. Oysa söz konusu ayette, kesinlikle dövmekten bahsedilmez. Ayette; geçimsizlik yaşıyorsanız öğüt yoluna başvurun, geçimsizliğiniz devam ediyorsa yatakları ayırın, hala devam ediyorsa boşanın denilmek isteniyor. Uzunca bir ayet olduğu için yalnızca ilgili bölümü aktarmak istiyorum:

   "... Geçimsizliğinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, sonra yataklarında yalnız bırakın, sonra da evden çıkarın..."   

Arapçadaki “daraba” fiilinin anlamlarından biri de “evden çıkarmak, uzaklaştırmak, boşamak” şeklindedir.

Bu ayetin tahrifine dayanarak, bir kısım kendini bilmez sözde hocalar, “İslam’a göre kadın dövmenin usulü” konulu vaazlar verebilme pervasızlığını gösterebiliyorlar. Bu utanmazlığa asla itibar edilmemeli, bu şekildeki yorumlara artık yasak getirilmelidir. Muhammedî İslam’ın bu çirkin ve insanlık dışı tahrifle bir arada anılması mümkün değildir.

İslam ve kadın denildiğinde elbette bir de tesettür meselesi var. Ayrıca kadından imam, müezzin, devlet başkanı olur mu gibi tartışmalar da yapılıyor. Bunlara dair de birkaç kelam edeceğiz. Ama öncelikle şu tesettür meselesinden başlayalım…

Tesettür, malumunuz örtünme demektir. Erkek için de kadın için de örtünme söz konusudur. İnsanlar, yaşadıkları iklim koşulları, mensup oldukları kültür ve gelenekleri doğrultusunda bir kısım örtünme yahut giyinme biçimlerine sahiptir. Kur’an’da da giyinme yahut örtünme ile ilgili bazı ayetler var. Söz gelimi bunlardan biri şöyle:

“Ey Âdemoğulları, size ayıp yerlerinizi örtecek ve süslenmenizi sağlayacak giysiler gönderdik. Sakınma giysisi bunlardan daha hayırlıdır…” (Ara Yer Bölümü 26. Söz / Araf Suresi 26. Ayet)

Görüleceği üzere kadın veya erkek örtünme herkes için çok köklü bir gelenektir. Ama bu konuda daha ziyade kadınların giyinmesi / örtünmesi ve özellikle de başörtüsü noktasında yoğunlaşan bir tartışma öne çıkıyor.

Öncelikle şunu ifade edelim ki Kur’an’da “tesettür” kelimesi yoktur. İslam adına etrafında bu kadar büyük fırtınalar koparılan bir kavramın, yani “tesettür” ifadesinin İslam’ın temel kaynağı olan Kur’an’da bulunmaması önemlidir. Bu da gösteriyor ki, “tesettür” sözcüğü dini bir kavram olarak sonradan oluşturulmuştur.

Kadınların başlarını kapatmalarından tutun da, yüzleri de dâhil vücutlarının her yerini kapatmaları gerektiğine kadar bir yığın farklı fetvaların verildiği bir alan olan tesettür, yüzyıllardır büyük bir mesele olarak İslam toplumlarını meşgul etmeyi sürdürmektedir. Bu konuda zaman zaman gülünç fetvalara dahi rastlamak olasıdır. Zira bir kısım ulema kadının, örtülü bile olsa mecbur olmadıkça asla evinden çıkmaması gerektiği, eğer çıkmak zorunda kaldıysa da gözleri hariç her yerini kapatması gerektiği hatta iki gözünü değil yalnızca bir gözünü açıkta bırakabileceği gibi son derece saçma ve akla ziyan fetvalar da vermiştir. Hatta Afganistan gibi bazı İslam memleketlerinde adına burka denilen; gözler de dâhil vücudun tümünü kapatan giysiler de söz konusudur. Burka adlı giysi, kadınların gözlerinin önünü delikli bir perde ile kapatacak şekilde tasarlanmış bir giysidir. Kadının bu şekilde toplum içinde, üretimde, çalışma yaşamında yer alması zaten imkânsızdır. Bu, kadının sosyal yaşamdan tamamen dışlanması demektir.

Örtünme denildiğinde egemen dinci çevrelerin öne sürdüğü ilk Kur’an sözü / ayet, Işık Bölümü 31. Söz / Nur Sures 31. Ayettir. Bu ayetten yola çıkarak tesettürü ve başörtüsünü Allah’ın farzı diye takdim eden egemen dinci çevreler, gerçeği söylemek gerekirse Allah’a iftira atıyorlar. Oysa Kur’an’da der ki; “…Allah’a iftira atandan daha zalim kim vardır?” (Hud Bölümü 18. Söz / Hud Suresi 18. Ayet)

Biz şimdi Işık Bölümü 31. Sözü / Nur Suresi 31. Ayeti kendi çevirimizden aktaralım:

“İnanan kadınlara da söyle… Açıkta olan bölümleri dışında süslerini göstermesinler. Örtüleri ile yakalarının üzerini kapatsınlar… Süslerinden gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar…”

Ayetin tümü biraz daha uzun ama biz ilgili kısımları aldık. Görüleceği üzere burada başörtüsünden bir bahis yoktur. Ayetin özgün metninde geçen “hımar” sözü normalde yalnızca örtü demek iken bunu çarpıtıp başörtüsü biçimine sokuyorlar. Oysa ayette kesinlikle böyle bir ifade bulunmuyor. Zira o dönemde olduğu gibi bugün de hala Arap coğrafyasındaki aşırı sıcaklar nedeniyle sadece kadınlar değil erkekler de başlarına zaten örtü alıyorlar. Bu nedenle başlarınızı örtün yahut saçlarınızı kapatın biçiminde bir ifadeye gerek yok. Baş örtmek de belirttiğimiz gibi dinsel değil tümüyle iklimsel ve kültürel bir uygulamadır. Aslında bu ayette kadınlardan örtmelerinin istendiği yer yakalarıdır. Daha açık ifade etmek gerekirse göğüslerdir. Zira o dönemde kimi kadınlar başlarına örtü alsalar bile göğüsleri açık dolaşıyorlardı. Hatta hac ibadetini bile (İslam’dan önce) kadın ve erkek çıplak şekilde yapıyorlardı. Erkekler gündüz, kadınlar ise gece olmak üzere Kâbe’yi çıplak vaziyette tavaf ederlerdi.

Yürürken süslerini belli edecek şekilde ayaklarını yere sert vurmasınlar ifadesi de aslında örtülmesi gereken yerin neresi olduğunu açıklamaktadır. Zira bir kadın ayağını yere sert vurduğunda göğüsleri belli olacaktır. Ayette, göğüslerinizi kapatın ve onların belli olması için ayaklarınızı yere sert vurmayın, deniliyor.

Örtünme ile ilgili bir de Savaşçı Birlikler Bölümü 59. Söz / Ahzab Suresi 59. Ayet vardır. Ayetin Türkçesi şu biçimdedir:

“Ey Tanrı elçisi, eşlerine, kızlarına ve inananların kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine alsınlar. Bu, onların tanınmaları ve incitilmemeleri için çok daha uygun bir yoldur…”

Bu ayet, o dönemde özellikle bazı cariye kadınların veya bir başka görüşe göre bazı fahişe kadınların göğüsleri açık bir biçimde dolaşmaları gerçeğinden hareketle, mümin kadınların kıyafetlerinin daha düzgün olması gerektiğini belirtmektedir. Böylece mümin kadınlar ve peygamberin eşleri cariye sanılıp incitilmeyeceklerdir. Zira o dönemde cariye kadınlara sataşmak ve onları rahatsız etmek türünden hoş olmayan hadiseler vuku buluyordu. Elbette ki bu çeşit hadiselerin faili müşriklerdi. İşte böylesi durumlar yaşanmasın diye bu ayette mümin kadınların daha düzgün giyinmeleri istenmektedir. Yoksa meselenin bugünkü tesettür anlayışıyla bir ilgisi yoktur.

Örtünme ile ilgili söyleyebileceğimiz son sözleri şu şekilde ifade edebiliriz:

Müslüman kadın mensup olduğu topluma, çağa ve kültüre ve yaptığı işe göre genel toplumsal kurallar çerçevesinde nasıl giyinmesi gerektiğini elbette ki bilir. Bu konuda herhangi bir ilave dayatma, zorlama ve yönlendirmeye asla lüzum yoktur. Aksi halde bu, kadın için de bütün toplum için de onur kırıcı olacaktır.

Peki, cariyelik meselesi nedir?

Malum olduğu üzere cariye, kadın köle demektir. Özellikle savaş esirlerinin o dönemde cariye yapıldığı bilinmektedir. Kur’an, bu konuda özgürleştirici ve özgürlükçü hükmünü “Fekku ragabe!” haykırışı ile ortaya koymuştur. Kent Bölümü 13. Sözde / Beled Suresi 13. Ayette köleleri özgürleştirmekten bahsedilmektedir. Bu durum yalnızca erkek köleler için değil cariyeler için de söz konusudur. Ancak egemen dinsel düşünce, Kur’an’ın bu buyruğunu hiçe sayıp köleliği İslam sonrası dönemde de sürdürme doğrultusunda bir sapmanın içine yuvarlanmıştır. Oysa İslam’ın ortaya koyduğu sosyolojik evrim istikametine yönelinmiş olsaydı bir süre sonra kölelik ve cariyelik tümden ortadan kalkmış olacaktı.     

Evet, Kur’an’ın bazı ayetlerinde kölelerden ve cariyelerden bahsedilmektedir. Onlarla ilgili bir kısım hükümler de söz konusudur. Ancak bugün insanlığın ulaştığı evre köleliği ve cariyeliği en azından hukukî manada ve büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bu arada tam bir netlikle ifade edelim ki, Kur’daki kölelik ve cariyelikle ilgili hükümlerin genel karakterinin onları özgürleştirmeye teşvik yönünde olduğu açıktır.  O halde bu konuda da, İslamî tecdid hareketinin, çağdaş yaşamın ulaştığı seviyeyi sahiplenir bir hüviyette olmasından başka türlü bir şey düşünülemez.

Şimdi bir de İslam’a göre, kadınlar, imamlık, müezzinlik ve devlet başkanlığı yapabilir mi, sorusuna kısaca yanıt verelim…

Kur’an’da kadınların imamlık ve müezzinlik yapamayacaklarına dair hiçbir hüküm yoktur. Kur’an’ın yasaklamadığı her şey ibaha kapsamındadır. Yani dine aykırı değildir.

Devlet başkanlığı konusu da aynıdır. Kadınlar İslam’a göre devlet başkanı olabilirler. Nitekim Kur’an’da Saba Melikesi Belkıs’dan olumlu ifadelerle bahsedilmektedir. Bu da göstermektedir ki kadınların siyasi liderliği dinen caizdir.

Ne var ki bu gibi konularda İslam külliyatında ve özellikle de hadis külliyatında kadınların aleyhine bir yığın hüküm vardır. Hadis külliyatında yer alan; “Başlarına bir kadını lider tayin eden toplum helak olur!” (Buhari, Meğazi, 82, Fiten 18; Tirmizî, Fiten 75; Nesaî, Kudat, 8)  şeklindeki ünlü hadis tamamen uydurmadır. Hazreti Muhammed’in asla böyle bir sözü yoktur. Zira böyle bir söz olsaydı bu, açıkça Kur’an’ı çiğnemek manasını taşırdı. Zira Kur’an’da Belkıs’tan olumlu bir şekilde söz edilmektedir.

İslam’a göre cinsiyetler arasında asla bir üstünlük söz konusu değildir. Üstünlük yalnızca fiillerde olabilir. İyi işler yapanlar, elbette ki Hak katında, kötü işler yapanlara göre üstündür. Nitekim bu duruma işaret olmak üzere Kur’an’da şöyle denilmektedir:

“Erkek veya kadından her kim inanarak güzel işler yaparsa, işte öyle kimseler cennete girecekler ve zerre kadar da haksızlığa uğratılmayacaklardır.” (Kadınlar Bölümü 124. Söz / Nisa Suresi 124. Ayet)

“Erkek veya kadın, kim inanmış olarak iyi işler işlerse elbette ona güzel bir yaşam yaşatacağız ve onların ödüllerini yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.” (Bal Arısı Bölümü 97. Söz / Nahl Suresi 97. Ayet)

Konunun ve sözlerimizin sonunda, kadın hakları sahasında büyük devrimler gerçekleştiren, kadın erkek eşitliğini yerleştirmek için bazılarınca imkânsız sanılan yasal düzenlemeleri kararlılıkla yaşama geçiren büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve devrimci arkadaşlarını bir kez daha saygıyla analım.

İslamî tecdid hareketi, Kemalist devrimin kadın hakları alanındaki atılımlarını elbette ki sahiplenmek durumundadır. Zira Kemalist devrim, Muhammedî İslam’ın başlattığı eşitlikçi toplum ideali yolunda büyük bir aşamayı hayata geçirmiştir.

Kadınlarımızın yaşamın her alanında daha çok öne çıktığı bir toplumsal yaşamı hep birlikte kurmalıyız. Gerici sözde dini yorumların toplumda taraftar kazanmasının önüne geçmeli, özellikle kız çocuklarımızın eğitimine çok büyük önem vermeliyiz.

Anahtar Kelimeler:
İslam’da Kadın Meselesi
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.