Yakın zamana kadar Memur-Sen Konfederasyonu ve Eğitim-Bir Sen Genel Başkanı olan Ahmet Gündoğdu 7 Haziran'da gerçekleştirilecek olan seçimlerde AKP Ankara 1. Bölge 2. Sıra Milletvekili Adayı oldu; bugün halktan oy istiyor.

Kuşkusuz AKP'ye oy vermek başlı başına bir tartışma konusuyken, AKP'nin milletvekili adaylarından yalnızca biri üzerine bir değerlendirme yazısı yazmak sınırları biraz daraltmak anlamına geliyor.

Ama olsun, konu kamu çalışanları ve onları "temsil eden yetkili sendikanın genel başkanı" olunca iş çok daha ciddi bir hal alıyor. Hele hele bu "yetkili" sendika, AKP iktidarı boyunca hormonlu sıçramayla 15 kat kadar büyüyünce, işler daha dikkat çekici bir hal almış oluyor.

"Sarı Sendikacılık" ve Memur-Sen

Emek hareketi içinde aktif olarak bulunanlar ve politik arenanın sahipleri "sarı sendika" deyimini sıkça rakiplerini yıpratmak için kullanır. Kavram bu anlamda kimi zaman "hakaret" içeren bir niteleme barındırır. Bu bakımdan "Sarı Sendika" kavramını deşmenin yararı olduğu düşüncesindeyiz.

Kavram I. Paylaşım Savaşı öncesinde hem de somut bir karşılık olarak ortaya çıkıyor. Fransa'da patronlar tarafından "grev aleyhtarı" bir konfederasyon kuruluyor: Adı "Sarı Sendikalar Konfederasyonu". Bu tarihsel gerçek, sarı sendika kavramını bir nitelemeden çıkartıp nesnel gerçeklik içinde değerlendirmemize neden oluyor: Sarı Sendika bir varlık; patron tarafından kurdurulmuş bir sendikal varlık!

Bu konfederasyonun ilginç de bir işlevi ortaya çıkıyor. 1917 devriminin Batı Avrupa'ya sıçraması beklenirken ve Sovyet devrimi bu beklentiyle kendi yaşamsal varlığını özdeş kılmışken 1920-22 yılları arasında Fransa'da bir grev dalgası patlak veriyor. İşçiler-emekçiler, I. Paylaşım Savaşı'nın mağdur ettiği geniş kitlelerle birlikte yoksulluklarına isyan ediyorlar. Fabrikalarda hızla örgütlenen grevin "genel" olmasına yine bu Sarı Sendikalar Konfederasyonunun engel olduğunu görüyoruz. Bir başka deyişle Fransa belki de bu gerici sendikal tutum nedeniyle sosyalizmin eşiğinden dönmüş oluyor.

II. Paylaşım Savaşından sonra dünyaya yerleşecek olanSoğuk Savaş stratejisi, kapitalist blokta bir anti-komünist örgütlenme yaratmıştır. Anti-komünizm, en yüksek aşamasına kuşkusuz ABD'de ulaşacaktır. 1947 ile 1957 yılları arasında tam 10 yıl hüküm süren McCartyhycilik tipik bir "cadı avı" görüntüsü verecek, komünist olan olmayan tüm muhalifler derdest edilecektir. Bu anti-komünist hezeyandan sendikalar da nasibini alacak ve yine ABD'nin zihin ihracı mekanizması etkin olarak işleyecektir.

Ancak Sarı Sendikalar Konfederasyonunun, bu süreci önceleyen ipuçları taşıdığını görüyoruz. Sosyalist toplum önünde bir tür barikat işlevi gören sendikanın anti-komünizm propagandasının sendikalardaki ilk elçisi olduğunu söylemek zor olmayacaktır.

Demek ki sarı sendikacılık üç önemli işlevin uzantısı olarak somutlaşmaktadır:

Birincisi sarı sendikaların işverenle uyumlu, işverenin çıkarlarına hizmet eden bir omurgası vardır. İkincisi, grev aleyhtarıdır ve üçüncüsü de sol'a, sosyalizme karşıt konumlanmıştır.

Şimdi Memur-Sen ve Ahmet Gündoğdu'ya geri dönelim...

Türkiye'de Sarı Sendikacılık

Sendikalar birer sınıf örgütlenmesidir. Önceliği ekonomik kazanımları genişletmektir. Bu kazanımları genişletmede farklı tutumlar sergileyebilirler. Bizim için ideal sendikal örgütlenme, işçi sınıfının bilimsel iktidar öğretisini uygulama aracı olarak işlev görmesidir. Her sendikanın bu öğretinin peşinden gitmediği de bir gerçektir. Ama en azından bir hak kazanımı, ekonomik koşulların iyileştirilmesi, işverene karşı mücadele ortak payda olarak değerlendirilebilir. Bu anlamda yetkiye sahip olmak belirleyici bir nitelik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kamu sendikacılığında da yetkiye sahip olmak, işverenle yani hükümetle masaya oturmak anlamına gelmektedir. İnsanca yaşayacak bir ücret en öncelikli talep olarak algılanabilir. Bu ücret tanımlamaları ve ücretlerin belirlenmesi yine bu öncelikli talebin en başta gelen göstergesidir.

Memur-Sen bir müddettir elindeki yetkiyi bu talebin gerçekleşmesi için kullanmış mıdır?

Tarih böyle bir şeyi kaydetmemiştir. Enflasyon artışının bile altındaki komik zam artışları, çalışanlarının düşük ücretle emeklerini sattığı anlamına gelmektedir. Memur-Sen, iktidardayken büyüdüğü AKP ile pazarlık bile yapmamış, çalışanların değil iktidarın taleplerine uygun imzaları atmıştır. AKP iktidarındaki hormonlu büyümesini de göz önüne aldığımızda Memur-Sen'in tipik olarak, "işveren destekli" bir sendika olduğu ifade edilebilir.

İmza altına alınan son zam artışlarında da ilginç gelişmeler yaşanmıştır. Örneğin açıklanan yıllık enflasyon oranı yüzde 8,8'dir. Memur-Sen enflasyonun altında bir zam artışına, yıllık yüzde 4,5 oranında artışa denk gelen yüzde 3+3'eimza atılmıştır. Bakanlığın teklifini koşulsuz kabul eden Gündoğdu görüşmelerden önce traji-komik bir çıkış yapmıştır:  Sayın bakana buradan çağrımız: Alanlara davetiye çıkartan teklif değil beklentileri karşılayan teklifle gelmesi

Tam da burada, Sarı Sendika nitelemesinin ikinci özelliğiyle karşı karşıyayız; alanlara çıkmak, iş bırakmak, taleplerini kabul ettirebilmek için üretimden gelen gücünü kullanmak, sendikaların varlık koşullarıyla ilgili unsurlardır. Memur-Sen'e bağlı sendikaların böylesi bir eylemine tanık olmak bir yana çoğu iş bırakma eyleminde "grev kırıcı" tutumu gözler önüne serilmiştir: Memur-Sen eylem örgütlemek yerine, örgütlenen eylemleri sabote eden bir anlayışta olmuştur.

Memur-Sen toplum karşıtı bir ekonomik modeli sahiplendiğini de ayrıca görüyoruz. Konfederasyona bağlı Eğitim Bir Sen'in bir kitapçığında dile getirilen şu ifade çok anlamlıdır: "Eğitimin asli işlevi, meslek adamı yetiştirmek değildir. Bu, sanayileşme sürecinde sanayi toplumu ve kapitalist sistemin taleplerine göre insan yetiştirme anlayışına dayalıdır." [1]

Görüldüğü gibi Eğitim-Bir-Sen, emek sömürüsünden yana olan bir ekonomik modelin, yani kapitalizmin tarafında olduğunu açıkça ilan etmekten hiç bir çekince duymamaktadır. Durumun Sarı Sendika nitelemesini tamamlayan son gerekçe olarak kayda geçirilmesi gerektiği düşüncesindeyiz...

İşin en paradoksal yanına gelelim. Memur-Sen kendi varlığını ortadan kaldıracak olan bir iktidara yandaşlık etmek için elinden geleni yapmıştır, şöyle ki: Başbakanken ve şimdi de Cumhurbaşkanı olarak Erdoğan, defalarca işçi-memur ayrımını ortadan kaldırmak gerektiğini söyledi. Bu ayrımı kaldırarak iş güvencesini de ortadan kaldıracağını açıkça ilan etti. İşçi ve memur yerine "çalışanlar" kavramının gelmesi gerektiğini, dünyada da böyle olduğunu belirtti. Erdoğan bu açıklamalarının bir kısmını da Ahmet Gündoğdu'nun yanında gerçekleştirdi. Böyle bir durumda Memur-Sen'in açığa düşeceği, en iyi ihtimalle de konfederasyonlarının "adını" değiştirmek zorunda olacaklarını biliyoruz. Sonuç olarak denebilir ki, bir sendika, kendi varlığını ortadan kaldırabilecek politikalara alkış tutuyor, ibretlik bir durumdur...

Konfederasyon Başkanları Akil Adam Olursa...

Tüm bunların yanında "barış süreci-çözüm süreci" gibi isimlerle adlandırılan ve İmralı ile müzakerelerin halk tarafından sindirilmesine yardımcı olmak amacıyla yine AKP hükümetinin bir strateji olan "akil adamlık"ta iki konfederasyon genel başkanının da görev aldıklarına şahit olduk. KESK Genel Başkanı Lami Özgen ile kader ortaklığı yapan Memur-Sen Genel Başkanı Ahmet Gündoğdu, halka hükümetin icraatlarını anlatmak için gönüllü olmuştu. Bu anlamda, iktidar yandaşlığının yalnızca sendikal değil politik bir ittifaka dönüştüğü görülmektedir. İşçi sınıfına karşı takınılan tutum nasılsa ülkeye karşı da aynı tutum takınılmıştır.  

Bugün artık yargı sistemini ele geçirmek için yapıldığı ortaya çıkmış olan 12 Eylül referandumunda da Gündoğdu'yu görüyoruz. Gündoğdu, siyasal iktidarın yargıyı ele geçirme eylemine referanduma "evet" diyerek destek vermiştir. "Yetmez ama evetçiler"le yolu akil adamlıkta da kesişen Ahmet Gündoğdu'nun icraatları bununla bitmemektedir.

Gündoğdu'nun mucitliğini yaptığı en ilginç tahkir ise Alevilerle ilgili. Alevi dedelerinin hacca gitmesi gerektiğini belirten Gündoğdu, Alevi çocuklarının da İmam Hatiplere kaydedilmesi gerektiğini söylemiştir. Bir tür sünnileştirme ve doğal olarak asimilasyon projesinin mimarı, yüzyıllardır söyleneni tekrar etmekte ve "sizi olduğunuz gibi kabul etmiyoruz" demektedir. İşin en şaşırtıcı yanı, bu sözlerini bir "Alevi Çalıştayında" ifade ediyor olmasıdır. Siyasal iktidarın her türlü projesinde görev almayı bir alışkanlık haline getiren yetkili sendikanın başkanı, emekçilerin haklarını korumak yerine burada da asimilasyona soyunmuş görünmektedir.

"Yalaka" Sözüne Dava

Tüm bunlar olurken bir öğretmen Gündoğdu ile ilgili çıkan bir haberin altına şu yorumu düşüyor: "Sarı sendikanın işi gücü siyaset... Siyasetin uşaklığını yapacağına memurların haklarını savun. Milletvekili olma hevesiyle yalakalık sınırlarını aştın" Tahmin edilebileceği gibi bu yorum tazminat davasına konu oldu. Kuşkusuz bir öğretmen, sendika ve siyaset arasında kurulan köprünün gerçek yüzünü görmüş ve isyan etmişti. İsyan, adli bir konunun parçasına dönüştürülmekte gecikmedi...

Seçmen ve Oy Davranışı

Seçmenlerin, neye göre oy verdikleri, oy verirken hangi ölçütleri dikkate aldıkları siyaset bilimcilerin en çok ilgilendiği konuların başında geliyor. Bir çok gerekçenin yanında bazı psikolojik faktörlerin seçmenlerin oy verme davranışını belirlediği bugün artık biliniyor. Bunlardan iki tanesi son derece ilgi çekici...

Birincisi, seçmenler siyasetçide "kendisini buluyorsa" oy verme davranışı gösterebiliyor. İkincisi daha da ilginç; seçmen, siyasetçide "olmak istediği kişiyi" buluyorsa, yine oy verme davranışının tetiklendiği gözlemleniyor. Kişinin kendisini bulması ya da olmak istediği kişiyi görmesi, demek oy vermede çok etkileyici olabiliyor. Kendi çıkarı için yetki ve makamını kullanmanın meşru kabul edildiği bir dönemde siyasetçi ile seçmenin kurmuş olduğu bu bağın son derece önemli olduğunu düşünüyoruz.

Eğitim Bir Sen ve Yandaşlık

Ahmet Gündoğdu'nun başkanı olduğu Eğitim Bir Sen bir çok gayrı-meşru işin altına da imza atmıştır. Bugüne kadar binlerce eğitim yöneticisinin (İl-İlçe-Şube-Okul Müdür ve Müdür Yardımcıları) atanmasındaki tek ölçütün bu sendikaya üye olmaktan geçtiğini biliyoruz. Doğal olarak adı geçen sendika eğitim çalışanlarına ve özellikle öğretmenlere "ya bu sendikaya üye olur bu makamda oturursun ya da seni o makamda oturtmayız" demiştir. Hukuksuz bir çok karar yargıdan dönmüş, kimi zaman bu yargı kararları da uygulanmaz olmuştur.

Eğitim iş kolu, çok açık bir "ötekileştirmeye" sahne olmuş, kendisi gibi düşünmeyen, değişmeyen, biçilmiş elbiseleri giymeyenlere üvey evlat muamelesi yapılmıştır.

Aday öğretmenlerin de kadrolu olma güvencesi, mülakat koşulu getirilerek yine "yandaşlık" ilişkisine bağlı kılınmıştır. Aday öğretmenler yandaş sendika üyesi olmazlarsa çok açık bir şekilde iş güvencesinden yoksun kalma tehdidi altında bulunacaklardır.

Ahmet Gündoğdu'ya Oy Vermek

Bu yazıya sığmayacak bir çok ayrıntı göstermektedir ki, yetkili sendika başkanı olmak, vekil olmak için kurulan köprüye dönüştürülmüştür.

Memur-Sen tüm eylemleriyle bir sendikal konfederasyon olmaktan çok iktidarın emekçi kitleler üzerindeki ambargo aracı olduğunu ispatlamaktadır. İktidarın politikaları sorgusuz sualsiz kabul edilmekte ve hatta sahiplenilmekte ama iş işçi sınıfının çıkarlarını savunmaya geldiğinde emekçiler görüşme masasında satılmaktadır. 

Sendikaların tarihte varoluş gerekçelerinin tersine, Memur-Sen'in eylemleri iktidarın hegomonik ilişkilerinin bir parçası olduğunu ispat eder nitelik taşımaktadır.  Bir başka deyişle Memur-Sen bir sendika değil kapitalist ve gerici iktidar öğretisinin baskı kurma araçlarından biri olarak uç vermektedir.

Durum özetle şunu göstermektedir: Vekillik, yüz binlerce kamu emekçisinin ekonomik koşullarının düzeltilmesinden çok daha önemlidir. Bir siyasi parti yandaşlığı-iktidara biat etme, emekçilerden daha önemlidir.  Akil adamlık adı altında kendisine biçilen rolü üstlenmek, ülke bütünlüğünden çok daha önemlidir. Yine yandaşlık göstermektedir ki Alevilerin asimilasyonu, eğitim sendikacılığının gereklerini yerine getirmenin önüne geçmiştir.

Oysa sendikalar iktidarların sopası değil, emekçilerin dayanışma örgütleridir. Özelde kamu, genelde bütün işçilere çağrımız, üyesi oldukları örgütleri sınıfın çıkarlarına hizmet edecek biçimde hizaya sokmaları için iradeyi ellerine almalarıdır. Ya da sınıfın öz örgütlerinde saf tutmalarıdır.

Birleşik Kamu-İş ve Eğitim-İş, işte bu kutsal görev için konumlanmıştır...

Önder Yılmaz - Eğitim-iş Genel Eğitim Sekreteri

[1] Tümce, Eğitim Bir Sen'in "4+4+4 Yeni Eğitim Sistemi Ne Getiriyor Neler Olmalı?" adlı yayınlanan kitapçığının 22 sayfasından alıntıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.