Bir Cumhuriyet Devrimcisi: Mustafa Necati

Bir Cumhuriyet Devrimcisi: Mustafa Necati

Eğitim sistemleri, toplumsal yapıların yansımasıdır; bir ülkedeki eğitim sistemine bakarak, o toplumun sınıfsal yapısını, ekonomik modelini ve değer yargılarını kavrayabilirsiniz. Osmanlı’dan kalan miras, siyasal çatışma, yeni rejimi koruma refleksleri, çok cepheli savaş, iç savaş, uluslar arası koşullar ve devrimin yörüngesi, Cumhuriyeti ve eğitim devrimini etkileyen ve belirleyen temel unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Yeni bir toplumsal düzen amaçlayanların bunun için elindeki en önemli ve belki de tek araç eğitim sisteminden başkası olmayacaktır.

                Kaldı ki eğitim, ürünlerini uzun dönemde verebilecektir. Oysa hemen sağlam dayanaklar arayışı içinde olan devrimcilerin, uzun ve kısa dönemli hedefleri bir arada gerçekleştirmek gibi bir zorunlulukları vardır. Devrimin lideri Mustafa Kemal ve eğitim bakanı Mustafa Necati’nin yolları, geleceği kurgulama konusunda kesişmektedir. Cumhuriyet, lider kadrosunun gelecek tasarımı üzerine inşa edilecektir.

 

Osmanlı’da Eğitim

Cumhuriyet öncesi, temel toplumsal düşüncede etkin olan, “inancın” ve tabi çoğu zaman da “hurafenin”, nesnel gerçekliğin ve bilimsel olanın yerine geçmesidir. Bir başka deyişle “kişiye göre” olan yani öznel olan, gerçeklikle yer değiştirmiş bulunmaktadır. Bilimsel yönteme karşıt koşulan bu anlayış, kör inancı yüzyıllar boyunca devindirip durmuştur. Comte’un sınıflamasına[1] göre bu topraklar hala “teolojik” dönemden geçmektedir.

Osmanlı İslami geleneğin etkin olduğu bir eğitim modeline sahiptir. Bu nedenle eğitim sisteminde 18. yüzyılın sonuna kadar medreselerle temsil edilmektedir. Medreseler, Cumhuriyetin kuruluşundan hemen önce, yüzyılları bulan tarihiyle Ortadoğu Coğrafyasındaki tek eğitim-öğretim kurumudur. Osmanlı, Mustafa Kemallerin de yetişmesine neden olan okulları açtığında Medreseler başladıkları yerde saymaya devam ediyorlardı.

Doğal olarak medreseler,[2] ilerleyen ve gelişen bilimlerin yeri değil, ezberin ve dogmaların evi olmaya devam etmiştir, çağın gerisinde kalma, denilen süreç bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu ezberci ve dogmacı anlayışın beli ancak 3 Mart 1924’te kırılabilmiştir.

Medreseler asker kaçaklarının sığınma yeri olmuş,[3] ulemanın büyük bir ekonomiyi yönettiği dini-feodal yapılara dönüşmüştür. Eğitim tarikatlara ve cemaatlere göre parsellenmiş ve medreseler dini inancı da özünden yalıtan bir kuruma dönüşmüştür.[4] Tüm bunların yanında medreselerin gelir kaynakları vakıflardır ve vakıf gelirleri vergilendirilememektedir. Ortada büyük bir ekonomik rant dönmektedir;[5] rantı yöneten ulemalar, müderrisler ve şeyhler düzenin kendileri için dönen çarkından son derece memnun sürdürmektedirler yaşamlarını.[6]

Osmanlı’da geri kalmışlığa yönelik ilk ciddi tedbir çabası okullardan başlar: Bu hareketlenme, toplumu değil, devleti yeniden düzenlemeye yöneliktir; bir başka deyişle yenileşme devleti ayakta tutmak amacı taşır. O yüzden daha çok bürokratiktir. Toplumu değiştirmeyi değil, ihtiyaç duyulan “insanı-kulu” yetiştirmeyi amaçlamıştır. Örneğin savaşları kazanacak “subay” yetiştirmek ya da devleti dış dünyada temsil edecek dil bilen “devlet adamı-bürokratı” yetiştirmeye çalışmak gibi… Her ne olursa olsun devlet yenilenmek zorundadır, çünkü 18. yüzyılın sonunda çanlar artık “Devlet-i Ali Osmani” için çalmaktadır…

Tüm yenileşme çabalarına rağmen çöküşün önüne geçilemez: Osmanlı’nın görece modern okullarından yetişen kadro, saltanatın yerine yeni bir ülke tasarlamaya çalışıyordu. Eğitim sistemi, toplumun geleceğini örmeye başlamıştı; gizli örgütlenmeler ve meşrutiyetin ilanını zorlayan ihtilal girişimi bunun habercisiydi.

 

Mustafa Kemal Tarihe Not Düşüyor

                Çöküş ve kuruluş dönemlerini en iyi değerlendirenler bu iki durak arasındaki geçiş sürecini yaşayanların kendileridir.

                Mustafa Kemal’in bu geçiş sürecinde eğitim sisteminin değerinin farkında olduğu kuşku götürmez. O yüzden “kan ve gözyaşı” içindeki işgalin Anadolu’sunda 15 Temmuz 1921 Ankara’da bir “Maarif Kongresi” toplanır. Mustafa Kemal kongrede tarihe not düşer:

                “Asırların yüklü olduğu idare ihmalinin devlette vücuda getirdiği yaraları tedaviye harcanacak gayretlerin en büyüğünü irfan yolunda hazırlamalıdır…

                Şimdiye kadar takip edilmiş tahsil ve terbiye usullerinin gerileme tarihimizde en mühim bir etken olduğu kanaatindeyim. Milli bir terbiye programından bahsederken, eski devrin bütün hurafelerinden sıyrılmış, doğudan ve batıdan gelen yabancı tesirlerden uzak ve milli karakterimizle orantılı bir kültür kastediyorum…”[7]

                Mustafa Kemal 1923 yılı Meclis Açış konuşmasında da “eğitimde eşitlik ve birlik” konusuna özel bir vurgu yapmaktadır:

                “Memleket çocuklarının birlikte ve eşit olarak kazanmaya mecbur oldukları bilim ve fendir. Yüksek meslek ve ihtisas erbabının ayrılabileceği öğretim kademelerine kadar eğitim ve öğretimde birlik, sosyal yapımızın gelişmesi ve yüceltilmesi bakımından önemlidir.”[8]

                Cumhuriyet, “milli ve eşit” bir eğitim tasarlamaktadır: devrimin lideri, devrimin eğitim politikasının rotasını çizmiştir…

 

Cumhuriyetin Eğitim Devrimi

3 Mart 1924, dönüşümün miladıdır. Medrese ve Sıbyan mekteplerinin kapatıldığı ve Eğitim Bakanlığına devredildiği bilinir. Bir başka ayrıntı daha vardır 3 Mart’ta: Yabancı okullar devlet denetimine alınmıştır.

Eğitim devrimi bir felsefe üzerine kurgulanmıştır: Yetiştirilecek nesiller, kul ya da yurttaş kimliğinden birine sahip olacak biçimde yetiştirilecektir. Cumhuriyetin tercihi bellidir: Yerleşik düzenin kul-biat-ümmet yapılanmasına karşı, yurttaş-milli irade-ulus hedefine yürünmüştür.

Cumhuriyetin eğitim devrimi her haliyle kendisinden önceki dönemden ders çıkarma ve miras kalan harabe üzerine yeni bir model inşa etme çabasıdır. Osmanlı’dan kalan eğitim bakiyesi Mektep ve Medrese ikilemine sıkışıp kalmıştır. Mektep ve medrese arasında Osmanlı döneminden gelen bir çatışma ne kadar derin olursa olsun, her iki eğitim modeli de tek bir devletin eliyle üretilmiştir. Bir başka deyişle ikisi arasındaki çelişkiler kardeş kavgasının yansımalarıdır.

Cumhuriyet, Osmanlı’dan kalan müfredatı yenilemiş ve hem devrimci bir içerikle ve hem de bilimsel bir anlayışla donatmıştır. 1924 yılından sonra okutulmaya başlanan özellikle “Malumat-ı Vataniye” dersinin konu başlıkları şu şekilde düzenlenmiştir: Millet, Milliyet, Milli His, Devlet, Neden Cumhuriyet Hükümeti En İyi Hükümet Şeklidir, Türkiye Nasıl Cumhuriyet Oldu, Eski Hükümet Şekli ile Arasındaki Fark, Demokrasi…[9] Hiç kuşku yok dersin içeriği ve konu başlıkları, Cumhuriyet rejimine yöneltilen otoriterlik eleştirilerine tokat bir gibi yanıt değeri taşımaktadır.

Tüm bunların yanında son iki yüzyılımızın en önemli eğitim sorunu “öğretmen yetiştirme” sorunudur, tarih tüm verileriyle göstermektedir ki öğretmen açığı hiçbir zaman kapatılamamış ve istenilen biçimde öğretmen yetiştirme felsefesi oturtulamamıştır. Bu konudaki en ciddi atılımlar Cumhuriyetin ilk yıllarında gerçekleştirilmiştir. 15 Temmuz 15 Ağustos 1923 tarihlerinde toplanan Birinci Heyet-i İlmiye’de öğretmenlerin durumlarının iyileştirilmesine dönük de kararlar alınmıştır.[10]

Cumhuriyetin eğitim devriminin temelinde, laiklik, katılımcılık, bilimsellik ve akılcılık yatmaktadır. Parasız ve herkes için eğitim anlayışı, toplumcu karakteri perçinleyen anlayışlardır. Öğretmen yetiştirme politikasına yön veren anlayış, “nasıl bir toplum istiyoruz” sorusuna verilen yanıta ve eğitimin yukarıda belirtilen ilkelerine koşut olarak gelişecektir. Devrimci bir eğitimci olarak Mustafa Necati işte bu noktada karşımıza çıkmaktadır. 

 

Mustafa Necati…

Mustafa Necati bir Kuvvacıdır: Halkın bağımsızlık için örgütlenmesinde, silahlanmasında ve savaşmasında önemli roller üstlenmiştir.

Yurdun işgale karşı örgütlenmesinde Reddi İlhak Cemiyetlerinde ve Türk Ocaklarında önemli görevler yürütürken, aynı zamanda işgalciler tarafından işten çıkartılan işçilerin örgütlenmesinde ve onlara hukuksal destek vermekte yardımları olmuştur. Savaş sonrası işsiz kalan subayların yardımlaşması, kimsesiz kalan çocuklara yardım edilmesi ve baroların kuruluşunda hep ön plandadır. Bu arada gazeteler çıkartmış ve başmakalelerini yazmıştır. Bütün bunların hepsini de, 1920 yılında TBMM açılıncaya kadar gerçekleşmiştir,Saruhan milletvekili olarak meclise seçildiğinde 26 yaşındadır…[11]

Meclis’te işgale karşı direnişin en önemli hatiplerinden biri olmuş, İstiklal Mahkemelerinin kuruluşunu desteklemiş ve hem Kastamonu hem de Sivas İstiklal Mahkemelerinde görev yapmıştır. Asker kaçaklarına ve işbirlikçilere karşı asla tavizde bulunmamış, savaş koşullarını fırsat bilenlere karşı da sert bir tutum takınmıştır.[12]

Mustafa Necati sözünü esirgemeyen, ilkeleri konusunda ödünsüz ve ikbal kaygısıyla hareket etmeyen, genç ve hatip karakterli biri olarak tanınmaktadır. Cumhuriyet Devriminin öncü kadrosunda olmasına rağmen Lozan Antlaşmasında eksik bulduğu noktaları meclis kürsüsünden eleştirecek[13] kadar bağımsız düşünebilen biridir. Yine mübadeleyi eleştiren ancak öte tarafta üzerine görev düştüğünde Türk ve Rum nüfusun değişimini yöneten Mübadele ve İmar-İskan Bakanı olarak karşımıza çıkmaktadır. Mübadele ve İmar-İskan Bakanlığı yaptığı dönemde -4,5 ay- 140 bin dolayında Batı Trakyalı göçmeni ülkeye yerleştirmiştir.[14]

1924 yılında 8,5 ay kadar Adalet Bakanlığı görevinde bulunmuştur. Onun adalet bakanı olduğu dönem, Cumhuriyetin köklü dönüşümlere hazırlandığı bir dönemdir. Birçok alandaki yasal düzenlemelerin yanında, adaletin yavaş işlemesi asıl sorun olarak ortada durmaktadır. Tutuklu sayısı onun döneminde 37 binden 10 bin 500’e kadar düşmüştür.[15] Adaletin hızlı işlemesi, modern hukukun öncü kanunlarının yerleşmesi konusunda son derece hassas davranmıştır.

Milli Eğitim Bakanlığı dönemindeki en büyük başarısı, ilköğretimi örgütleme ve öğretmen yetiştirmedir. İlk Köy Muallim Mektepleri onun döneminde kurulmuş, köy yaşantısına uygun köy çocuklarından öğretmen yetiştirme anlayışı onun döneminde hayata geçmiştir.[16] Böylece hem Köyün kültürel ve ekonomik yapısının yükseltilmesi amaçlanmış ve hem de halk–aydın bütünleşmesini sağlayarak Cumhuriyetin ilkeleri köylere kadar götürülmek istenmiştir.[17] Türkiye’de köyün ve köylünün kalkınması Cumhuriyet devriminin temel amaçlarından biridir. Köye gönderilen öğretmenlerin orada çalışmak istememeleri ve verilen eğitimin de köylünün ihtiyaçlarına uygun olmaması, köye yönelik farklı bir eğitim politikasının gerekliliğini ortaya çıkarmıştır. Ülkeye davet edilen Eğitim bilimci John Dewey de bu konuda raporlar vermiştir.  Mustafa Necati’nin bakanlığı döneminde, 1927-28 yılları arasında, bu doğrultuda çalışmalar yapılmış ve öğretmen yetiştirme anlayışında kökten bir değişikliğe gidilmiştir. Türkiye’de ilkokul öğretmeni yetiştiren okullar, fiilen “ilk muallim mektepleri” ve “köy muallim mektepleri” olarak iki gruba ayrılmıştır.[18] 1930’lardaki “Köycülük” akımı bu temeller üzerinde yükselecektir. Hem Köy Muallim Mektepleri ve hem de Köycülük akımı, ilerde özgün birer kurumlar olarak yapılandırılacak Köy Enstitülerinin ilk filizleridir.

Yurtsever tepkilere ve eğitim alanında gösterilen seferberliğe bir örnek olması açısından 1927 yılında öğretmen atamalarında gerçekleşen bir olaya Mustafa Necati’nin verdiği tepki dikkat çekicidir. 1927 yılında öğretmen okullarından 490 kişi mezun olmuş, 21 kişi görevine başlamamıştır. Bakan Necati göreve başlamayanlarla ilgili şunu dile getirmiştir: “Vatanın herhangi bir köşesinde gösterilen vazifeyi kabul etmek istemeyen bir genç muallimin bu zihniyeti, çok sakat ve başlı başına bir mücadele zeminidir.”[19]

Yine Mustafa Necati’nin bakanlığı “Cumhuriyet, kimsesizlerin kimsesidir.” sözünü doğrulayan bir eğitim politikasına imza atmıştır: 1926’da her düzeydeki öğretimden ücret alınması kaldırılmıştır.[20]

 Harf Devrimi onun bakanlığı döneminde gerçekleşmiş ve Millet Mektepleri[21] yine onun bakanlığı döneminde kurulmuştur. 1,5 milyon okul çağı çocuğu[22], 35 bin okulsuz köy ve medreselerden kalan kötürüm bir miras beklemektedir kendisini. 3,5 yıla yaklaşan bakanlığında, Milli Eğitim Bakanlığının teşkilat yapısı modernize edilmiştir. Örneğin Talim Terbiye Kurulu, Mustafa Necati döneminde 1926’da kurulmuştur. O, Talim Terbiye’yi özerk bir yapıya kavuşturmayı amaçlamıştır:[23] Böylelikle bakan değişse de Milli Eğitim Politikasının değişmemesini garanti altına almış olacaktır.[24] Yine mesleki ve teknik öğretim de onun bakanlığı döneminde bir bakanlık birimi haline getirilmiştir.[25]

1925 yılında Milli Eğitim Bakanı olduğunda “demokrasi” kavramını söyleminin ve eyleminin içine özellikle yerleştirir. İlk yayınladığı genelgede şöyle demektedir: “Yeni nesli bedenen ve fikren olduğu kadar seciye ve milli heyecan itibariyle de yeni hayata ve demokrasinin icabatına göre hazırlamak…” Zamanın ünlü eğitimbilimcilerinden John Dewey’in “Demokrasi ve Terbiye” eseri başta olmak üzere birçok eser Türkçeye Mustafa Necati’nin talimatıyla çevrilmiştir.[26]

Bağımsız Cumhuriyetin tüm politikalarında olduğu gibi eğitim politikasında da bağımsızlık Mustafa Necati döneminde göze çarpmaktadır. Özellikle imparatorluğun son döneminde olabildiğince çok sayıda yabancı okul açılmıştır.[27] Yabancı okullara yönelik hiçbir sınırlama getirilemediği gibi bir denetim de mümkün olamamaktadır. Mustafa Necati’nin bakanlığı döneminde yaşanan bir olay bu eğitim alanında da sürecin yurtsever bir seyir izlediğini gözler önüne sermektedir. İstanbul Maarif Müdürlüğü, İngiliz İnas Mekteb-i Ali’sine (Highschool) bir yazı yazarak okuldaki Türkçe dersinin Yusuf Rasih Bey tarafından okutulacağını bildirir. Okul idaresi bunu reddeder, Rasih Bey’i derse sokmaz ve kaba davranır. Konu bakanlığa yansır. Bakanlık verdiği emirde, İngiliz okulunun Türkçe dersi için görevlendirilen öğretmeni kabul etmesini aksi takdirde okulun derhal kapatılmasını ister. Okul söz konusu emre uymayınca derhal kapatılmış ve ruhsatnamesi iptal edilmiştir.[28] Hiç kuşku yok bu tavır, yarı sömürge bir imparatorluktan bağımsız bir ulus devletin olgunlaşmasına yönelik önemli adımlara örneklerden biridir.

Öğretmenler Atatürk’ün kendilerine verdiği değerle gururludur. Öğretmene en az Atatürk kadar değer veren ikinci bir kişi varsa o da Mustafa Necati’dir. Tarih, Mustafa Necati’nin öğretmenlere verdiği değeri gösteren sayısız örnekle doludur, bir tanesini aktaralım: Kemah’ın İhtik bucağında bir öğretmen bucak müdürünün köylülere yaptığı baskılara dayanamayarak karşı çıkmıştır. Bu nedenle Bucak müdürü öğretmeni kaymakama şikayet eder. Kaymakam da öğretmeni “köylüleri kışkırttığı” gerekçesiyle valiliğe şikayet eder. Valilik kendi başına işlem yapmak istemez ve dosyayı İçişleri Bakanlığına bildirir. İçişleri Bakanlığı da Milli Eğitim Bakanlığından görüş ister. Mustafa Necati durumu inceletir ve İçişleri Bakanlığı’na: “Valiniz öğretmenime bir daha böyle haksız davranırsa, onu valilikten almanızı rica ederim” diye yazar. Öğretmene gönderdiği mektupta da “Hakkınızdaki yazılara verilen yanıt ilişiktedir; ona göre davranmanız gerekir, gözlerinizden öperim.” yazmaktadır. [29]

 

Öğretmen Yetiştirme

Mustafa Necati’nin göreve başladığı 1925-26 öğretim yılında 4.133 olan öğretmen okullarındaki öğrenci sayısı, 1928-9 öğretim yılında 5.749’a ulaşarak, %39’luk bir artış göstermiştir. Dahası, 1925-26’da 403 olan ilk öğretmen okullarının yıllık mezun sayısı da 1928-29 öğretim yılı sonunda 856’ya çıkarak %100’ün üzerinde artmıştır. Öğretmen açığını kapatmak için sarfedilen çaba bununla da sınırlı değildir; Tatil Kursları adı altında kurslar açılmış birkaç yıl içinde 3000’in üzerinde öğretmen yetiştirilmiştir.[30]

1923-24 öğretim yılında 2.528 olan ilk öğretmen okulları toplam öğrenci sayısı 1930-31’de 5.535’e çıkmıştır.[31]

 

Mustafa Necati ve Cumhuriyet Coşkusu

Mustafa Necati 12 Nisan 1927 tarihinde yayınladığı bir genelgeyle Cumhuriyetin kutlanması için öğretmenlere düşen göreve dikkat çekmektedir: “Her fırsatta bulundukları şehre ve Türkiye’ye ait malumat vermek, Türkiye Cumhuriyeti’nin suret-i tesisini anlatmak ve Cumhuriyeti sevdirecek her vasıtadan istifade eylemek, bütün mektep müdür ve muallimlerinin vazifesidir. Bu itibarla, milli bayramlardan azami derecede istifade lazımdır.”[32]

 

Genç Namzet

1928 yılında öğretmen okullarının son sınıflarında okuyan öğrencilere Mustafa Necati bir mektup gönderir, günün koşullarında öğretmenden beklentileri ve öğretmenlerin görevlerini hatırlatması açısından dikkat çekicidir, mektup “Genç Namzet” diye başlar;  

Genç namzet! Unutma ki insanlar fanidir. Onları ebedileştiren ancak vatani vazifelerine karşı gösterecekleri hulus ve feragatleridir. Kendini böyle şerefli bir istikbale müstahak görmez misin? Türk genci için ahlakiyetin manası, vazifelerin bil aküydü şart ifasıdır. Türk gencinden beklenen en yüksek vasıf, memleket işleri etrafında faal, fedakâr, feragat sahibi bir şahsiyet olmaktır. Muallim olacaksın, bu hayatın dinmek bilmeyen ve yeis kabul etmeyen mücadeleleri etrafında kalbinde bir aşk duymuyorsan, yolunu değiştir ve aramızdan ayrıl. Türk muallimleri vazife ilhamını vicdanından alır. Türkün hâkimiyetinden doğan Cumhuriyeti yeni neslin kalbine işleyeceksin, bu elmas ışıldadıkça, Türk Milleti mesut olacaktır.

 

Bitirirken

                Eğitim, toplumu doğrudan, devlet sistemini ise dolaylı olarak değiştirmenin yoludur. Türkiye Cumhuriyetinin lider kadrosu bunu çok iyi biliyorlardı. Ortadoğu coğrafyasındaki toplumların birbirine benzer yapılarına karşı Türkiye’nin kurucu ideolojisi özerk bir yapıya sahiptir: Bugün bu özerk yapının aşındırıldığını ve kazanımlar üzerinde derin gedikler açıldığını görüyoruz; tarih bize bir kip hatasını hatırlatıyor sanki. Şimdi devrim karşıtlığı bu halka bir rehine gibi davranmaktadır, yurtseverler bu ipoteği kaldıracaklardır. İşte Mustafa Necati, bu iradenin cisimleştiği bir kimlik olarak bize davayı tekrar hatırlatmaktadır.

Bir dörtlükle anlatmak gerekirse;

İki kumru gösterecek

                Sana soğuk cesedimi:

                Acı ötüşlerle söyleyecek

                Gözyaşlarıyla öldüğümü.[33] 

Mustafa Necati zamansız ölmüştür, 36 yaşındadır. Mustafa Kemal o öldüğünde ağlamıştır ki Mustafa Kemal ölüme çok aşinadır. Ölüm herkes için erken, sevenleri için üzücüdür, ama Mustafa Necati’nin ölümü her şeyden çok üzücü ve her ölümden çok erkendir… O, “an”ı gelmeden ölenlerdendir; “Genç Namzet”in yazarı, bir apandisit ameliyatı sonrasında hayata gözlerini yummuştur, 1 Ocak 1929…

 

Önder YILMAZ

onddeer@hotmail.com

 

[1] Auguste Comte, Fransız sosyolog. İnsanoğlunun evriminin düşünce açısından çözümlemesini yapmış ve üçe ayırmıştır. Birinci basamak, teolojik düşünce, ikinci basamak metafizik düşünce ve son aşamada pozitivist düşüncedir.

 

[2] 1914 yılında yalnız İstanbul’da 178 medrese vardı. Bunlarda 7 bin öğrenci yaşıyordu. Buna karşılık Üniversitelerin 2650 kadar öğrencisi vardı. Medrese öğrencilerinin ortalama yaşı 35’ti. Birçok da 40-45 yaşları arasında olanlar vardı. Medreseler büyük bir işsiz ve asker kaçağı yuvası olmuşlardı. Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2002, s.439

 

[3] Fahri Unan, “Osmanlı Medreselerinde İlmi Verimi ve İlim Anlayışını Etkileyen Amiller”, Türkiye Günlüğü Sayı 58, Ankara, 1999, s.105

 

[4] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, Kültür Koleji Yayınları, İstanbul-1994, s. 96

 

[5] 18. Yüzyılda Vakıf gelirleri devlet bütçesinin yarısına eşittir. Yahya Akyüz, age, s.95

 

[6] Osmanlı’da Ulema sınıfı haklarında idam kararı verilemeyen ayrıcalıklı ve tek sınıftır.

 

[7] Konuşmanın devamı: “…Milli dehamızın gelişmesi ancak böyle bir kültür ile mümkündür. Yabancı kültür, eski usullerin yıkıcı tesirlerini artırır. Yaratacağımız kültür, milli kültür zeminiyle; o zemin ise milletin karakteriyle orantılı olmalıdır. Çocuklarımızı ve gençlerimizi yetiştirirken, birliğimize ve varlığımıza taarruz eden her kuvvete karşı müdafaa kabiliyetiyle donanmış bir nesil yetiştirmeye muhtaç olduğumuzu unutmayalım. Yeni neslin ruhuna bu vasıfları ve kabiliyeti aşılamak lazımdır. Bağımsız ve mevcut kalmak isteyen milletlerin felsefesi en bariz şekilde bu vasıfları tam bir şiddetle talep etmektedir. Milli gaye hakkındaki genel görüşümü söylerken, yeni neslin donatılacağı vasıflar arasında kuvvetli bir fazilet aşkı ve kuvvetli bir intizam ve inzibat fikrinden de bahsetmek lazımdır. Biz bu kongreden…. Milli kültür yolunda rehber olmak gibi mukaddes bir vazife bekliyoruz. Silahla olduğu gibi beyniyle de mücadele eden milletimizin, birincide olduğu gibi ikinci sahada da zafer kazanacağına şüphem yoktur. Milletimizin karakterleri kabiliyetlerle doludur. Bu tabii kabiliyeti geliştirecek usullerle donanmış vatandaşlar lazımdır. Vazifeniz pek müşkül ve hayatidir.” Atatürk’ün Bütün Eserleri, C. 11, s.236-7

 

[8] Gürsen Topses, “Cumhuriyet Dönemi Eğitimin Gelişimi”, 75. Yılda Eğitim, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1999, s. 10

 

[9] Cemil Öztürk, Atatürk Devri Öğretmen Yetiştirme Politikası, Türk Tarih Kurumu, 2. Baskı, 2007, s.96

 

[10] İlkokul öğretmenlerin maaşları bin kuruştan başlayacak ve her üç yılda iki yüz elli kuruş arttırılarak, hizmet sürelerinin yirmi beşinci yılında üç bin kuruşa çıkarılmış olacaktı. Öğretmenlere ikramiye verilmesi de prensip olarak kabul edilmiş; kendilerine mahalli idareler tarafından mesken veya mesken bedeli sağlanması; ulaşım araçlarında yarı ücretle seyehat edebilmeleri; evlendikleri zaman veya ikiden fazla çocukları olduğunda, bir maaş ikramiye almaları; görev sırasında hastalanmaları halinde, tam maşla iki yıla kadar izinli sayılmaları ve hastalıklarının devlet hastanelerinde ücretsiz olarak tedavisi; resmi törenlerde özel bir protokole sahip olmaları; üstün hizmet ve başarıları halinde tahsisatsız veya tahsisatlı madalya ile taltif ve teşvik olunabilmeleri kararlaştırılmıştır. Heyet-i ilmiye’nin bu kararları, Türkiye’de öğretmenliğin saygın bir meslek haline gelmesinde ve dolayısıyla, gelecekte gençlerin öğretmenlik mesleğine daha fazla rağbet etmelerinde önemli bir rol oynayacaktır. Cemil Öztürk, age, s.60-1. Tüm bunların yanında 1930 yılında çıkarılan bir kanunla da “emsaline göre orijinal bir eser meydana getiren öğretmenle ilgili meclis ve komisyon mazbatası üzerine, bir sene kıdem zammı” alacaklardı. C. Öztürk, age, s.87

 

[11] Mustafa Necati 1894 İzmir doğumludur, İstanbul Hukuk Okulundan mezundur. M. Rauf İnan, Mustafa Necati, İş Bankası Yayınları, Ankara, 1980, s.11

 

[12] Şehitzadelerimiz isimli bir yazısında zenginlere çatmış ve onları “milletin alnından akan terle kazanılan servetin sahibi görgüsüz zengin” sözleriyle eleştirmiştir. Mustafa Eski, Cumhuriyet Döneminde Bir Devlet Adamı: Mustafa Necati, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 1999, s.14

 

[13] M. Eski, age, s.37-42. Mustafa Necati, Lozan Antlaşmasının meclisteki oylamasında, anlaşmayı yeterli bulmadığı için hayır oyu kullandığını ifade etmiştir.

 

[14] M. Eski, age, s.4

 

[15] M. Eski, age, s.115

 

[16] Mustafa Necati’nin döneminde olgunlaşan Köye dönük öğretmen yetiştirme anlayışı ileride Köy Enstitülerinin kuruluşuna giden yolu açmıştır. Köy Enstitüleri kuruluncaya kadar geçen zamandaki kopukluk, kişiye göre eğitim politikasının ürünüdür. Mustafa Necati’den hemen sonra Köy Muallim Mektepleri ihmal edilmiş ve yok olmak noktasına gelmiştir. Çok daha sonraları Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç süreci daha yetkin bir şekilde kurumsallaştırmışlardır.

 

[17] M. Eski, age, s.162

 

[18] C. Öztürk, age, s. 64-5. Dewey’in ayrıntılı raporu için ayrıca bakınız age s.64-7. Tüm gerçekleştirilen hamlelere karşı 1930’lu yılların ortalarında köy çocuklarının %87,5’i, şehir çocuklarının da %20’si okuma yazma imkanından yoksundu. C. Öztürk,  age s. 82

 

[19] C. Öztürk, age, s.92

 

[20] Yahya Akyüz, age, s. 367

 

[21]Millet Mekteplerinde 3 yılda 43 bin kurs, 15 bin öğretmen, 1 milyon vatandaş eğitimden geçirilmiştir. M. Eski, age, s.157

 

[22] 1,5 milyon okul çağı çocuğundan ancak 350 bini okul görmüştür, bunlardan yalnızca 100 bini ciddi bir eğitimden geçmiş sayılabilir. Her 15 çocuktan ancak 1’i ciddi bir eğitim almış demektir. M. Eski, age, s.140. 1925-26 yıllarında 71 ortaokulda toplam 6000 öğrenci okumaktadır. Dolayısıyla ilkokuldan ortaokula geçişte aileler genellikle yoksulluk nedeniyle çocuklarını okutamamaktadır. M. Eski, age, s.143

 

[23] M.Eski, age 126

 

[24] M.Eski, age 134

 

[25] Cavit Binbaşıoğlu, “Eski Milli Eğitim Bakanlarından Mustafa Necati’nin Türk Eğitim Tarihindeki Yeri”, 75 Yılda Eğitim, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 1999, s.120

 

[26] C. Binbaşıoğlu, agm, s.121

 

[27] 1914 yılında Osmanlı topraklarında 600 ABD Okulu bulunmaktadır. Bunların yanında ABD’nin 217 misyon şubesi ve 27 ABD Konsolosluğu bulunmaktadır. Gülten Kazgan, Tanzimattan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2002, s.29

 

[28] M. Eski, age, s.151

 

[29] M. Rauf İnan, age, s.25

 

[30] C. Öztürk, age, s.77

 

[31]C. Öztürk, age,  S.90

 

[32] C.Öztürk, age, s.93

 

[33]Gogol, Ölü Canlar, Can Yayınları, 1989, s.180. Şiir, Gogol’ün Ölü Canlar adlı romanında yer almaktadır: Orta kısımlarda bir yerde, umutsuz bir aşka kapılmış bir kadının mektubunda yazılı bir dörtlük, kurguyla gerçeğin birlikte var olduğu çetrefilliği insanoğlunun yüzüne vurur. Gogol’un “Ölü Canlar”ı efsanevi Rus Edebiyatının ilk kıvılcımıdır. 

Etiketler:

Yorumlar

Manşetler

  • 1
    10. Yıl Marşı yasağı kalktı
    10. Yıl Marşı yasağı kalktı
  • 2
    Muharrem Matem Orucu Başlıyor
    Muharrem Matem Orucu Başlıyor
  • 3
    MEB Müdürlük Mülakat Sonuçları Açıklanıyor
    MEB Müdürlük Mülakat Sonuçları Açıklanıyor
  • 4
    Öğretmen atamalarını valilikler yapacak
    Öğretmen atamalarını valilikler yapacak
  • 5
    Memurun Hayatını Değiştirecek 24 Maddelik Teklif
    Memurun Hayatını Değiştirecek 24 Maddelik Teklif
  • 6
    2014-Dus Sonhabar Dönemi Yerleştirme Sonuçları Açıklandı
    2014-Dus Sonhabar Dönemi Yerleştirme Sonuçları Açı
  • 7
    Hava Sıcaklığı Kuzeybatı Kesimlerde 4 İla 6 Derece Azalacak
    Hava Sıcaklığı Kuzeybatı Kesimlerde 4 İla 6 Derece
  • 8
    Emeklilere İkramiye Verilecek Mi?
    Emeklilere İkramiye Verilecek Mi?
  • 9
    Ayda 9 bin çocuk istismar vakası geliyor
    Ayda 9 bin çocuk istismar vakası geliyor
  • 10